bugün 23 nisan, neşe doluyor insan. hehe, şaka yaptım. bugün artık 24 nisan.
mutumu kaybettim, perişanım ben.
yaklaşık 35 saattir uykusuzum, bu bir. bu uykusuzluğun arasında bir yolculuk gizli, bu iki. kendi gereksizliğimi hissediyorum, bu da üç.
trenden iner inmez annemin koşturarak bana gelişi gözümün önünden gitmiyor. heyecanlıydı, özlemişti. bunlar, onun gözlerini dolduruyordu. heyecansızdım. özlememiştim. gülümsüyordum. annem dahi olsa haketmediğim bir şey sunuyordu önüme.
başkalaştım...
neyden bahsedeceğimi bilmiyorum. bir sıkıntının içindeyim. mutsuzum. yabancıyım. sanırım hepsi uykusuzluğumun sonucu. başım ağrıyor gibi. uyuma fikri mantıklı olduğu kadar saçma da.
en rahat olduğum ortamlarda, karşımdaki insanlarla yaşadığım bariz bir fikir ayrılığı öyle rahatsız ediyor ki. bunu ne zaman düşünsem babam kurtarıyor beni. evet, ona çok kızıyorum. evet, ondan nefret ettiğim zamanlar çok sık kendini tekrar ediyor. evet, onunla aramızda bir mesafe var. ama bir taraftan da hakkını yiyorum onun. kötülükler, iyileri unutmak için var olmuş gibi.
sadece babamın kızı olmalıydım diye düşünüyorum zaman zaman. annem olmamalıydı aramızda. çünkü ikisi birbirine ait olmayan insanlar. genel olarak annemin yanında bir yerde duruyorum ama eğer annemi tanımıyor olsaydım, ben çok başka birisi olurdum. babamın kızı olurdum.
bazen odamın kapısını açtığında kafasını sallıyor olur. bazen böğürür. bazen sakince "naptın kızım" der. dinlediğim müziğe göre kapıyı açış şekli de değişir. bunu yapıyor olması, onu sevmemi sağlıyor. "kıs şunun sesini biraz" diye gelen her insandan daha sevimli oluyor çünkü. ne dinlediğim hakkında bir fikri olmasa bile, beni bununla yargılamıyor. onun gençken neler yaptığı hakkında en ufak bir fikrim yok. ne yapmaktan hoşlandığını, neler dinlediğini, kimleri sevdiğini... hiçbirisini bilmiyorum. isterdim ki pink floyd aşığı bir babam olsun. ama buna karşılık şüpheye düşmem, "yok" demekten daha iyi bir derece. en sevdiği gruptu belki de. sadece bilmiyor oluşum değil şüpheye düşüren. bazen gözlemlediğim o umursamaz tavırları... kırdığı kalpler için kendisini daha çok kırdığını gördüğüm zamanlar... din konusundaki umursamazlığı... öncesinde anneme anlattığım bir şeyi sonrasında ona anlattığımda aldığım tepkiler arasındaki uyuşmazlık... "babana söyleme" aslında sadece babama söylemek istediğim şeyler var, annemin ne kadar tepkili yaklaşacağını bildiğim şeyler. yine de her zaman kestiremiyorum babamın tepkilerini.
mesela eve birkaç bira alıp geldiğim zamanlar; annem, "ah, o nerden çıktı" derken; babam, bir gülümsemeyle bakıyor elimdeki torbaya. yeni bir fikirle karşılarına geçtiğim vakit mesela. annem karşı çıkmaya ne kadar odaklıysa babam da destek olmaya o kadar odaklıdır. bazen onun anarşist olduğunu düşünüyorum. şunca zaman beraber haberleri izlemişizdir, tek bir kelime duymadım ağzından. fikirlerini (bana ters gelen fikirlerini) belirten insanlara da verdiği bir "yeaa" tepkisi var onun. bir umursamazlık gibi. ama bulunduğu konumdan memnuniyetini gösteren bir umursamazlık gibi. sülalecek böyle bir atatürkçü düşünceye hakimler aslında. annem de onlardan birisi. ne zaman bir tartışma açılsa bu konuda, aradan sıvışmasını izlemek o kadar zevkli ki babamın. bu çoğunluğun içinde kendini azınlık hissetmesinden belki bu davranışı. ya da sadece ben böyle olsun istediğimden parçaları yanlış birleştiriyorum. elimden tutup bir deep purple konserine götürmesini isterdim çünkü. biraları alıp, beraberce eşlik etmeyi isterdim. çünkü ne zaman onun gözlerine baksam böyle bir şeyi istediğini görüyorum. ne zaman yakınlaşsak, her an itiraf etmek istediği bir şeyler var gibi. hiç mi hiç ağzını açmıyor ama. üzülüyorum. benim gözümü kapayıp "olur" diyeceğimin farkında değil çünkü. ya da sadece hayalini kuruyorum. bilmiyorum. kafamı çok karıştırıyor. eğer yaşayabileceğimiz bir şeyler varsa ve biz bunları yaşamıyorsak diye endişeleniyorum. yaşamıyorsak yazık oluyor...
işte tüm bu düşüncelerim, beni, bu fikir ayrılığını düşünmekten öteye götürüyor. hayali güzel. bütün hayaller güzel ancak gerçek olma olasılığının artması mutluluk katsayısını da çoğaltıyor. sanırım artık biraz mutum var.
17 Nisan 2010 Cumartesi
film sarhoşluğu
şuraya bir şeyler yazabilmek için çeşitli yerlere yönlendirilmek canımı sıkmaya başladı. sırf üşenmekten. aslında böyle daha çok çaba harcıyorum. bir ara çaresine bakacağım. (o ara gelmeyecek, biliyorum.)
sevdiğim, seveceğim her filmden sonra böyle bir sarhoşluktur, gidiyor. etkileyecek bir olay olana kadar filmin etkisi devam ediyor. yok efendim, ben o 2 saat içinde bu koltukta değildim. ekranın içinde bir yerlerde oluyorum. ya da ben çekiyorum, ben düzeltiyorum, ben seçiyorum. bunları yaptığım için de bir ödülüm oluyor. sanki damarıma giren bir iğne morfini salıveriyor. ben hala oralardayım aslında. kullanılan şeyleri düzeltiyorum, sevdiklerimi çaktırmadan tişörtümün içine atıveriyorum. böyle daimi bir sırıtış var yüzümde. her şey çok güzel ki.
bir şey fark ettim, "bak bak şimdi kamera öne doğru kayacak" bunu diyen insanı özlemişim. kendisi sinema-tv okuyordu bir zamanlar. hala okuyor olabilir, bir fikrim yok. ne zaman anlatsalar anlamıyordum çünkü. ama şu an uzaklarda olduğunu biliyorum. selam olsun ona. (iyi insanmış, oturum açtı.)
ben sigaradan nefret ediyordum değil mi? o beni pek seviyormuş meğer bunca zamandır. birkaç kere dile getirdi, laf aramızda ben de seviyorum artık onu. "yok, istemeyince içmeyebiliyorum" artık yalan söylüyorum. "ama şimdi canım istiyor içiyorum" birkaç yıl bununla idare edebileceğime inanıyorum. sormayın olm böyle şeyler.
birazdan kapı çalacak, ben duymayacağım. duymadığımı anlayınca zili aramaya başlayacak gelen. o zil de nasıl bir şeydir, ben bile zor keşfettim. sonra gidip kapıyı açacağım. bu demek oluyor ki bu gece krem şantili sıcak çikolata içebileceğim. onun elinden güzel. becerebildiği birkaç şeyden biri ama olsun, varlığı yeter.
zil mil dedim de insanların zili farklı şekillerde çalması güzel bir şey. mesela ev sahibinin gelişi alacaklı olmasından belli. 8-10 saniye çalıyor o zil. alacaklı gibi çalıyor demiyorum, alacağı için geliyor zaten. işime gelirse açıyorum. zaten evin kapısından attığım ilk adımda karşımda bitiyor açmadığımda. fatura kesmek için gelenleri de ayırt edebiliyorum. hayır, neden benim zilim? tamam en altta olabilir ama bu eskişehir'deyken de böyleydi. bir tek bizim zilde isim yazardı, "biz şunu aramıştık". e zaten isim yazıyor, yazmayanına basmak daha mantıklı değil mi? anlamıyorum ki.
sevdiğim, seveceğim her filmden sonra böyle bir sarhoşluktur, gidiyor. etkileyecek bir olay olana kadar filmin etkisi devam ediyor. yok efendim, ben o 2 saat içinde bu koltukta değildim. ekranın içinde bir yerlerde oluyorum. ya da ben çekiyorum, ben düzeltiyorum, ben seçiyorum. bunları yaptığım için de bir ödülüm oluyor. sanki damarıma giren bir iğne morfini salıveriyor. ben hala oralardayım aslında. kullanılan şeyleri düzeltiyorum, sevdiklerimi çaktırmadan tişörtümün içine atıveriyorum. böyle daimi bir sırıtış var yüzümde. her şey çok güzel ki.
bir şey fark ettim, "bak bak şimdi kamera öne doğru kayacak" bunu diyen insanı özlemişim. kendisi sinema-tv okuyordu bir zamanlar. hala okuyor olabilir, bir fikrim yok. ne zaman anlatsalar anlamıyordum çünkü. ama şu an uzaklarda olduğunu biliyorum. selam olsun ona. (iyi insanmış, oturum açtı.)
ben sigaradan nefret ediyordum değil mi? o beni pek seviyormuş meğer bunca zamandır. birkaç kere dile getirdi, laf aramızda ben de seviyorum artık onu. "yok, istemeyince içmeyebiliyorum" artık yalan söylüyorum. "ama şimdi canım istiyor içiyorum" birkaç yıl bununla idare edebileceğime inanıyorum. sormayın olm böyle şeyler.
birazdan kapı çalacak, ben duymayacağım. duymadığımı anlayınca zili aramaya başlayacak gelen. o zil de nasıl bir şeydir, ben bile zor keşfettim. sonra gidip kapıyı açacağım. bu demek oluyor ki bu gece krem şantili sıcak çikolata içebileceğim. onun elinden güzel. becerebildiği birkaç şeyden biri ama olsun, varlığı yeter.
zil mil dedim de insanların zili farklı şekillerde çalması güzel bir şey. mesela ev sahibinin gelişi alacaklı olmasından belli. 8-10 saniye çalıyor o zil. alacaklı gibi çalıyor demiyorum, alacağı için geliyor zaten. işime gelirse açıyorum. zaten evin kapısından attığım ilk adımda karşımda bitiyor açmadığımda. fatura kesmek için gelenleri de ayırt edebiliyorum. hayır, neden benim zilim? tamam en altta olabilir ama bu eskişehir'deyken de böyleydi. bir tek bizim zilde isim yazardı, "biz şunu aramıştık". e zaten isim yazıyor, yazmayanına basmak daha mantıklı değil mi? anlamıyorum ki.
16 Nisan 2010 Cuma
evet, benim de seni ağlatabilecek cümlelerim var. söylemek aklımın ucundan geçmese bile var. aslında henüz sadece düşünceler. hiç denemedim kelimeleri kullanmayı, sonuna bir noktalama işareti koymayı. sonra kalkıp bunu bir yere yazmayı ya da seslendirmeyi. seslendirmeden önce defalarca içimden tekrarlamayı. ve sonunda senin de yaptığın gibi sadece içimde bırakmamayı.
sana bunları söyleten duyguyu biliyorum. evet, sana daha önce bu şekilde cümelelerle gelmemiştim ama ben de denemiştim senin gibi. birikmiş nefretimi kustuğumda o kadar mutluydum ki bunun sayesinde az önce ağlattığım insanı daha çok sevebiliyordum. ağlıyor olması öyle tatmin ediyordu ki... istediğim bir şeyi yaptığı için mutlu oluyordum, alınmış bir hediye gibi. tepeden bakmaktan başka hiçbir şey yapmıyordum o an için. şimdi bakınca yine öyle yapıyor gibiyim, değil mi?
bu yapılan, adaletsizliğin ta kendisi. sen bütün zamanını bana ne söyleyeceğini düşünerek geçiriyorsun. ben habersiz, geldin gördüm diye seviniyorum. planların tıkır tıkır işlemeye başlıyor sonra. sevincim midemin üzerine oturuveriyor tüm ağırlığıyla. diyecek bir şeyim yok benim. desem de lafının hazır olduğunu biliyorum. bakıyorum, neden diyorum, neden böyle bir şeyi göremedim/düşünemedim. bütün duyduklarımı bir dahaki görüşümde söyleyecek olmanı diliyorum; zaten söyleyeceklerini söylemişsin, kendimi avutmaya çalışıyorum. hiç hesap etmediğim o son görüşlerden birisini bir önceki görüşmemizde yaşamışız meğer. hatta bu karar tamamen sana ait.
söyleyecek sözüm yoktu. zaten istediğin de bu değil miydi? bir hediye gibi... git bile demedim, fark ettin mi? çünkü biliyordum, onu da planlamıştın. ben git dersem, vurup kapıyı çekip gidecektin. ama o kapının usulca kapandığını duydum ben. hiçbir hazırlığım yoktu ve sen bana böylesine bir nefretle geliyordun. ne zaman, hangi ara oluşmuş bir şeydi hala bilmiyorum.
üzerine hiçbir şey söylememiştim bunca zaman. çünkü daha ettiğin ilk kelime; artık senin, benim tarafımdan sağlanacak mutluluğunun olmadığını gösteriyordu. hesaba katmamıştın, kabullenebiliyordum. yine de son bir kez mutlu etmiştim işte seni, yüzümü dönüp ağlamıştım. ama bundan sonrası için benim yapabileceğim bir şey yoktu. sana bir şekilde ulaşmaya çalışsam, mutlu olacaktın. bir şeyler söylesem, mutu olacaktın. mutluluğu artık benden beklemiyor oluşun ettiğin ilk sözün arasında saklıydı. ses tonunu bile daha önceden ayarladığın o sözün. yine de bekledin değil mi arayayım diye..
o günden sonra yine de düşünmedim ne demem gerektiğini. plan yapmadım. hazırlamadım kendimi. geçecekti çünkü, er ya da geç geçecekti bir şekilde. haberinin olmayacağını bildiğimden yazabiliyorum böyle rahat. yine de planlamadım bunu yazacağımı, bir sonraki cümlemin ne olacağını. playlist'imde bağışıklığını kazanamadığım pek çok şarkı var bu ara. bazen isyan ederdim, niye hepsini dinledim ki diye. yenilerini keşfetmek çok zaman almıyormuş. hatta kazanılmış bağışıklığı yok etmek bile mümkünmüş.
her geçen gün, anlıyorum. her geçen gün, bir şeyleri anlıyorum.
sana bunları söyleten duyguyu biliyorum. evet, sana daha önce bu şekilde cümelelerle gelmemiştim ama ben de denemiştim senin gibi. birikmiş nefretimi kustuğumda o kadar mutluydum ki bunun sayesinde az önce ağlattığım insanı daha çok sevebiliyordum. ağlıyor olması öyle tatmin ediyordu ki... istediğim bir şeyi yaptığı için mutlu oluyordum, alınmış bir hediye gibi. tepeden bakmaktan başka hiçbir şey yapmıyordum o an için. şimdi bakınca yine öyle yapıyor gibiyim, değil mi?
bu yapılan, adaletsizliğin ta kendisi. sen bütün zamanını bana ne söyleyeceğini düşünerek geçiriyorsun. ben habersiz, geldin gördüm diye seviniyorum. planların tıkır tıkır işlemeye başlıyor sonra. sevincim midemin üzerine oturuveriyor tüm ağırlığıyla. diyecek bir şeyim yok benim. desem de lafının hazır olduğunu biliyorum. bakıyorum, neden diyorum, neden böyle bir şeyi göremedim/düşünemedim. bütün duyduklarımı bir dahaki görüşümde söyleyecek olmanı diliyorum; zaten söyleyeceklerini söylemişsin, kendimi avutmaya çalışıyorum. hiç hesap etmediğim o son görüşlerden birisini bir önceki görüşmemizde yaşamışız meğer. hatta bu karar tamamen sana ait.
söyleyecek sözüm yoktu. zaten istediğin de bu değil miydi? bir hediye gibi... git bile demedim, fark ettin mi? çünkü biliyordum, onu da planlamıştın. ben git dersem, vurup kapıyı çekip gidecektin. ama o kapının usulca kapandığını duydum ben. hiçbir hazırlığım yoktu ve sen bana böylesine bir nefretle geliyordun. ne zaman, hangi ara oluşmuş bir şeydi hala bilmiyorum.
üzerine hiçbir şey söylememiştim bunca zaman. çünkü daha ettiğin ilk kelime; artık senin, benim tarafımdan sağlanacak mutluluğunun olmadığını gösteriyordu. hesaba katmamıştın, kabullenebiliyordum. yine de son bir kez mutlu etmiştim işte seni, yüzümü dönüp ağlamıştım. ama bundan sonrası için benim yapabileceğim bir şey yoktu. sana bir şekilde ulaşmaya çalışsam, mutlu olacaktın. bir şeyler söylesem, mutu olacaktın. mutluluğu artık benden beklemiyor oluşun ettiğin ilk sözün arasında saklıydı. ses tonunu bile daha önceden ayarladığın o sözün. yine de bekledin değil mi arayayım diye..
o günden sonra yine de düşünmedim ne demem gerektiğini. plan yapmadım. hazırlamadım kendimi. geçecekti çünkü, er ya da geç geçecekti bir şekilde. haberinin olmayacağını bildiğimden yazabiliyorum böyle rahat. yine de planlamadım bunu yazacağımı, bir sonraki cümlemin ne olacağını. playlist'imde bağışıklığını kazanamadığım pek çok şarkı var bu ara. bazen isyan ederdim, niye hepsini dinledim ki diye. yenilerini keşfetmek çok zaman almıyormuş. hatta kazanılmış bağışıklığı yok etmek bile mümkünmüş.
her geçen gün, anlıyorum. her geçen gün, bir şeyleri anlıyorum.
13 Nisan 2010 Salı
göremiyorum
tam arkamda neler olup bittiğini hiçbir zaman bilemeyeceğim, sizin de bilemeyeceğiniz gibi. bu merakla kafamı çevirdiğimde, aradan geçen zaman, olan biten her şeyi değiştiriyor. dahası, sırtımın ortasına bakabilmek için kafamı çevirmem yetmiyor. çenemi göremediğim gibi, gözlerimin kapalı halini bilemediğim gibi.
ayna...
ayna karşısında gözlerimi kapadığım o kadar çok zaman olmuştur ki... görmeyeceğimi bile bile, "ya bir şeyler değiştiyse" düşüncesiyle. gözlerimin kapalı halini hiçbir şekilde göremeyeceğim.
iki tane aynayla, arkamda olup bitenleri kontrol edebiliyorum. ancak aynalara karşı duyduğum büyük bir güvensizlik var. sadece baktığını gösteriyor çünkü. ikinci aynadan sırtımı görebilirken yüzüme bakamıyorum eşzamanlı olarak. ve dolayısıyla orada da neler olup bittiğini bilemiyorum.
fotoğraf...
sadece bir anın yansımasını veriyor. gözlerimi kapatabiliyorum makine karşısında ama bu sefer makineyi göremiyorum. makinenin ardını göremiyorum.
çok daha az kusurlu olabilirdik. dünyamız böyle olabilirdi. kör olmadığım için şükredemiyorum ne yazık ki. hatta düzeltiyorum; bu, yazık olacak bir durum değil benim için: kör olmadığım için şükredemiyorum. daha iyisi olabilirdi, biliyorum. kusursuz değiliz. kusursuz yaratılmamışız. eğer kusursuzsak, daha kusursuz diye bir şey var olmalı. iyi varsa, daha iyisi de mutlaka var çünkü.
sanki bir karanlık, bir siyahlık, bir karadelik; sırtımın ortasında, beni içine çekmek için gün geçtikçe büyüyor, güç kazanıyor. işte o karadelik öyle bir şey ki benim aynaların arasında olduğumu bilebiliyor. ışık hızında belki. ya da çok daha büyük bir hızla yer değiştiriyor. sadece göremiyorum.
ölümde düşlediğim o bembeyazlık, artık anlamını yitiriyor. ileriye gideceğimi ve ilerlerken bu beyazlığın içine gireceğimi, daha da ilerledikçe beyazdan başka bir şey göremeyeceğimi düşünürdüm. ama bu karadeliğin hissi... omurgamdan tutup, süpürgenin poşeti çekmesi gibi çekecek beni sanıyorum. iki büklüm edecek. dahası, o beyazlıktaki kadar serbest olamayacağım. iki büklüm olmak da yetmeyecek; kafam karnıma, ayaklarım sırtıma değecek şekilde yuvarlanacağım. ve karanlık, bir şeyler görmeme izin vermeyecek. bir aynanın varlığına bile izin vermeyecek. çarptığım şeyin ne olduğunu, kim olduğunu, bir şey mi yoksa bir kişi mi olduğunu bilmeme izin vermeyecek. daha önce buna alışıkmışız gibi, yer çekiminden habersiz öylece hareket edeceğiz. ısıtılan bir buzun atomları gibi bir hareket. belki de herkes düşündüğü şekilde ölü olacak. işte bunu düşünmüş bütün diğer insanlara, orada yuvarlanırken çarpacağım. hepsi orada olacak.
bunu düşünmemiş olmayı isterdim. beyazlığa ulaşmak çok daha kolaydı. ve hangisinin olacağını da görmeden bilemeyeceğim. bunu görmek, bilmemi sağlamayacak da. biliyor olmam, o saatten sonra hiçbir işe yaramayacak.
kör olmadığım için şükredemiyorum. bir şekilde, hepimiz, aynı derecede körüz. görmemizi sağlayacak bir şeyimiz yok. ameliyata alınamayacak durumdaki hasta kadar umutsuz vakayız hepimiz. neyse ki hepimiz böyleyiz. hatta, ne yazık ki.
ayna...
ayna karşısında gözlerimi kapadığım o kadar çok zaman olmuştur ki... görmeyeceğimi bile bile, "ya bir şeyler değiştiyse" düşüncesiyle. gözlerimin kapalı halini hiçbir şekilde göremeyeceğim.
iki tane aynayla, arkamda olup bitenleri kontrol edebiliyorum. ancak aynalara karşı duyduğum büyük bir güvensizlik var. sadece baktığını gösteriyor çünkü. ikinci aynadan sırtımı görebilirken yüzüme bakamıyorum eşzamanlı olarak. ve dolayısıyla orada da neler olup bittiğini bilemiyorum.
fotoğraf...
sadece bir anın yansımasını veriyor. gözlerimi kapatabiliyorum makine karşısında ama bu sefer makineyi göremiyorum. makinenin ardını göremiyorum.
çok daha az kusurlu olabilirdik. dünyamız böyle olabilirdi. kör olmadığım için şükredemiyorum ne yazık ki. hatta düzeltiyorum; bu, yazık olacak bir durum değil benim için: kör olmadığım için şükredemiyorum. daha iyisi olabilirdi, biliyorum. kusursuz değiliz. kusursuz yaratılmamışız. eğer kusursuzsak, daha kusursuz diye bir şey var olmalı. iyi varsa, daha iyisi de mutlaka var çünkü.
sanki bir karanlık, bir siyahlık, bir karadelik; sırtımın ortasında, beni içine çekmek için gün geçtikçe büyüyor, güç kazanıyor. işte o karadelik öyle bir şey ki benim aynaların arasında olduğumu bilebiliyor. ışık hızında belki. ya da çok daha büyük bir hızla yer değiştiriyor. sadece göremiyorum.
ölümde düşlediğim o bembeyazlık, artık anlamını yitiriyor. ileriye gideceğimi ve ilerlerken bu beyazlığın içine gireceğimi, daha da ilerledikçe beyazdan başka bir şey göremeyeceğimi düşünürdüm. ama bu karadeliğin hissi... omurgamdan tutup, süpürgenin poşeti çekmesi gibi çekecek beni sanıyorum. iki büklüm edecek. dahası, o beyazlıktaki kadar serbest olamayacağım. iki büklüm olmak da yetmeyecek; kafam karnıma, ayaklarım sırtıma değecek şekilde yuvarlanacağım. ve karanlık, bir şeyler görmeme izin vermeyecek. bir aynanın varlığına bile izin vermeyecek. çarptığım şeyin ne olduğunu, kim olduğunu, bir şey mi yoksa bir kişi mi olduğunu bilmeme izin vermeyecek. daha önce buna alışıkmışız gibi, yer çekiminden habersiz öylece hareket edeceğiz. ısıtılan bir buzun atomları gibi bir hareket. belki de herkes düşündüğü şekilde ölü olacak. işte bunu düşünmüş bütün diğer insanlara, orada yuvarlanırken çarpacağım. hepsi orada olacak.
bunu düşünmemiş olmayı isterdim. beyazlığa ulaşmak çok daha kolaydı. ve hangisinin olacağını da görmeden bilemeyeceğim. bunu görmek, bilmemi sağlamayacak da. biliyor olmam, o saatten sonra hiçbir işe yaramayacak.
kör olmadığım için şükredemiyorum. bir şekilde, hepimiz, aynı derecede körüz. görmemizi sağlayacak bir şeyimiz yok. ameliyata alınamayacak durumdaki hasta kadar umutsuz vakayız hepimiz. neyse ki hepimiz böyleyiz. hatta, ne yazık ki.
5 Nisan 2010 Pazartesi
bu cümlede yaklaşık 6 senelik yaşanmışlıklar var. ve 7. senesi bu şekilde aktarılıyor:
-----
sorunlar açığa çıkarken yazmaktan nefret ediyordum. nefret ettiğimi anlatmaya çalışmıyordum ama bunlar daha çok bu nefreti anlatıyormuş.
öc almak gibi bir şey bu. kendini suçlamak istememek.
-----
birilerine anlatmıyordum. anlattıklarım, dinleyeni sadece çaresizliğe sürüklüyordu ve bunu yapmaktan nefret ediyordum. tek bir kişinin çaresiz olması daha iyiydi. ben zaten çaresizdim, başkalarına da bulaştırmak istemiyordum. istekler canlanıyordu kafamda:
böylelikle planlar yapılmıştı. gerçekleştirmek için 2 mayıs günü beklenecekti. daha vardı.
kırılan çay bardağının her bir parçası başka yere saklanmıştı. sanki oyun oynuyormuşuz gibi annem o cam kırıklarına yaklaştıkça panikliyordum. üzerinden birkaç gün geçtiğinde odanın kapısını açarken bile telaşeyle onu geri odaya götürüyordum. bir şeyler sakladığımı anlamıyordu. eğer bulursa her şeyimi uzun süre kontrol altında tutacağını biliyordum.
-----
çünkü 2 gün öncesinde bir intihar girişimim olmuştu ve 2 gün sonra tekrar olacağını biliyordum. ölebilmek için gerçekten çabalıyordum, ayakkabı gerekli miydi? ve ölüp gittiğim zamanı düşünüyordum, suçluluk duyuyordum. arkamda kalan bir isteğim olmasını hiç istemiyordum, o istekle anılmayı. bu istek ayakkabı dahi olsa.
-----
annemin yanına gittiğimde bana kızacağını biliyordum. daha önce de yapmıştım çünkü bunu. ama o ilk denemede bilinçsizdim ve korkuyordum. hapları içtiğimi söylememe de gerek kalmamıştı, kendisi farkına varmıştı. kusturmaya çalıştığında başım dönmüyordu. kusmamak için inat ediyordum, saçlarımı çekiyordu. o yüzden aynı şeyler olacağını biliyordum. kapıdan girerken umursamaz bir tavırla "noldu, rengin kaçmış?" demişti. ne yaptığımı söylediğimde beni öldürecek kadar öfkelenmişti. ölmek istediğimi bilmese boğazımı sıkıverecekti belki oracıkta. 40 dakika kadar önce ona; uyuyacağımı, beni rahatsız etmemesini söylemiştim. söyleyiş tarzım onu kırmıştı. sanırım bilerek yapmıştım, korkumu yenmek için. ne ara ne yaptığımı bilmiyordu. kızıp ananeme gitmişti. bense onu kırdığımda çoktan içmiştim hapları. işte ona söylediğim an, daha yeni içtiğimi düşünmüştü. "allah seni kahretsin" diye bağırıyordu sürekli. bağırmasını taşıyamıyordum, öldürmesi için yalvarıyordum. dövüyordu ve ne yaptığını bilmediği için kendine kızıyordu. içeri götürüp koltuğa yatırmıştı. neden diyordu, ne zaman diyordu, nasıl diyordu. hiçbirini cevaplamamıştım çünkü her şey tersine dönmüştü. ondan daha öfkeliydim. ancak onun o an neler hissettiğini sanırım hiçbir zaman anlayamayacağım. ama kesinlikle haklıydı, en ufak bir şüphem yok. onu asla suçlayamam.
-----
kendimi öldürmek istememin cezası büyüktü. "daha sonralarının olmayacağı hayalim"in yıkılması bir yana etrafımdakiler de bana kızgındı. benim için her şeyi yapıyorlardı, yaranamıyorlardı. düşünceleri buydu. sanırım onlar da beni, benim açımdan anlayamayacaklar. özellikle abim çok fazla üzerime geliyordu. kaldıramıyordum. bütün bunlardan kurtulmak için o yolu seçmiştim. bu şekilde davranmasalardı kendimi daha kısa sürede toparlayabilirdim. gücümün tek kaynağı annemdi. onunla uyuyup uyanıyordum. saçma cümlelerimi seslendirebiliyordum. çünkü artık umursamadığımı bilmesini istiyordum. hayretle gözlerime bakıyordu. daha önceleri hiçbir şey anlatmıyordum, hiçbir şey itiraf etmiyordum. şaşırıyordu. ama daha çok sahip çıkmaya başlamıştı, daha çok bağlanmıştık. bu yaşadığımın güzel bir yanı da buydu işte. artık sustuğum zamanları anlayabiliyor. konuşmak istemediğimde kendisi de sessiz kalmayı becerebiliyor. konuşursam saçmalayacağımı, saçmalamak istemediğim için sustuğumu anlıyor. işte o üzerime gelinen zamanlarda da bunları düşünüyordum:
-----
daha sonrasında annemin isteği üzerine doktora gitmiştik. kaç yıl taşınmıştık hastaneye ve artık nefret ediyordum o ortamda bulunmaktan. daha hastanenin kapısından girerken sıkılmaya başlamıştım. hasta insanları görmek beni de hasta yapıyor. bakışlarım garipleşmişti. sürekli sayı sayıyordum. ayağa kalktığımda hızlı adımlarla dönüp duruyordum. paranoyam vardı, bakışları üzerimde seziyordum. annemse beni ilk defa öyle görüyordu. çok dikkat ediyordum nerede ne yapacağıma. yalnızken hep böyleydim aslında. sadece umursamazlığım vardı bana bunu annemin yanında yaptıran. o ruh haliyle adımı okumuşlardı. korkumu cesaretmiş gibi gösterme huyumdan vazgeçmiş değildim. doktorun yanına girdiğimde cesaret gitmiş, korku artmıştı. çünkü korkumu saklayacak bir şeyim kalmamıştı.
-----
evet, en mutlu anımda karaladığım iki satır bile bir intihar mektubuydu. çünkü sadece o şekilde ölebileceğimi düşünüyordum.
-----
başka bir şehirdeyim. başka bir çevredeyim. başka hayatların içindeyim. soyutluğum kalmadı. belki sadece biraz saydamım. bütün bunlar, sadece geçti. bunları yaşayan ben değildim sanki. ama hepsine şahittim. şu an böyle bir insan olmamın en büyük sebebi bu. bunları yaşayan kız içimde yaşamaya devam ediyor ve ben onu hala çok seviyorum. biliyorum ki zekasından kaynaklanıyor bu, gereğinden fazla iyi birisi olmasından kaynaklanıyor. ikisinin bir arada oluşundan kaynaklanıyor. bazen öldüğünü düşünüyorum o kızın, garip bir hüzün kaplıyor içimi. ölmüş olması mükemmel olurdu ancak ben onun gibi bir kızı bir daha tanıyamayacağımı biliyorum. yaşanılanları sevmediğim kadar o kızı seviyorum.
-----
-----
sorunlar açığa çıkarken yazmaktan nefret ediyordum. nefret ettiğimi anlatmaya çalışmıyordum ama bunlar daha çok bu nefreti anlatıyormuş.
olmam gereken yerde değilim. burada sadece böyle hacimce yer kaplamak yetmiyor buradayım demeye. hiçbir şey yetmiyor. var olmam kendime acı verirken nasıl bir başkası için değerli olabiliyorum? yok olmak istiyorum. hiç olmamışım gibi olmak. hiç olmak, hiç olmamak. ikisi de aynı kapıya çıkıyor işte?
hayattan bir şeyler almak istiyorum. o bana istediğimi vermedi ve biliyorum kime sorsan böyle der. ya da insanlar yanlış şeyler istemekle meşguldür. ama eğer bana istediğimi verseydi sen var olmazdın. (sen derken yazı kastediliyor.) senin sebebin bu. kalbimin atmadığı zaman seni bir keşfeden olur belki. belki onlara anlatamadığım bu yok olma isteğimi okuduklarında üzülürler? üzülsünler... ben yok olamadım, sevinmesinler. bırak, bırak da üzülsünler. kızsınlar, nasıl da bencilce düşünmüş diye. bir kum tanesi kadar kalıntım kalmasın isterken, bedenimle burada oturmamın nasıl canımı yaktığını anlasınlar. var olmaktan acı duyduğumu benden daha iyi anlasınlar ve en çok da bunu anlasınlar. binlerce yolla hayatıma son verebilecekken neden yapmadığımı anlasınlar. yok'u göremediklerini anlasınlar. ben isteğimi gerçekleştiremiyorum, mutlu olmasınlar...
öc almak gibi bir şey bu. kendini suçlamak istememek.
-----
neredeyim ben? canımı çekişirken buluyorum, o çekişmeye çekişen gözyaşlarımı... hepsinden de çok titrerken, kendimi titrerken bulduğumda hissettiğim o acıyı ... yarın ne olacağını biliyorum mesela. hangi yolu izlediğimi biliyorum artık. neden durup durup kendime zarar verdiğimin farkındayım artık. dikkat çekmek!.. yaptığım bunca şey dikkat çekmek için işte! bu yazı bile onun için! bunu gözlerime baka baka söyleyen o doktor olacak kadına lanet olsun! zamandan şikayet ediyordum değil mi? al işte, yarın ne yaşayacağımı biliyorum. anneme sarılıp saatlerce ağlamak istiyorum aldırmadan. yapamıyorum... ben dikkat çekmek istemiyorum! sorulara cevap aramak istemiyorum. bulamadığım cevaplar yüzünden belki de şu an can çekişir gibi hissediyorum. karnımdan kafama ulaşan bir acı var içimde. sürekli akıyor yukarıya doğru, tutamıyorum... günlerdir konuşmamaktan boğazıma takılan bir yumru... hiç aç değilim, hiç susuz değilim! yalnız da değilim üstelik... "bilmiyorum." cümlesi yine anlamından kayıp gitmeye başladı, anlamını kaybediyorum... sorulan her sorunun cevabı olamaz ya! şu an benden çok uzakta bir çarem var, biliyorum. belki iki adım ötemde duruyor ama ölesiye uzakta... sadece ne yapacağımı biliyorum, ne yapmam gerektiğini değil. tam şu anda uyutulmak istiyorum. her şeyden uzak, her şeyden sakin, her şeyden hissiz... sabah beni bekleyen bir şey olmadan uyanmak, arkasından uyandığım fark edilip tekrar uyutulmak... döndüğümde bazı şeyleri yerinde bulmak... istiyorum işte, anneme sarılıp saatlerce ağlamak istiyorum. onu üzdüğümü düşünüyor. içimdekileri biliverse yeniden... ben saatlerce ağlasam sarılıp ama o duymasa, görmese, sezmese... çok korkuyorum anne, çok! tutamayacağını bilsem de elini tutarak gitmek istiyorum sonuma. ben kimseyi üzmek istemiyorum anne, hele ki seni! bu cümlenin sonuna bir "ama" da eklemek istemiyorum ama dayanamıyorum anne! yine titriyorum, yine diplere düşüyorum, yine kontrol edemiyorum... acı ciğerlerime ulaştığında öyle yakıyor ki! bunu tarif edemem. kime içimi döksem? kimseyi incitmeden kimden yardım isteyebilsem?.. usul usul korktuğumu kime gösterebilsem? ilk defa bu kadar farkındayım her şeyin. bu korku ilk defa böylesine yükseklere alevlendi. sonumu görüyorum ... yarınımdan korkuyorum ...
birilerine anlatmıyordum. anlattıklarım, dinleyeni sadece çaresizliğe sürüklüyordu ve bunu yapmaktan nefret ediyordum. tek bir kişinin çaresiz olması daha iyiydi. ben zaten çaresizdim, başkalarına da bulaştırmak istemiyordum. istekler canlanıyordu kafamda:
bunu yapmayı hiç istememiştin. hele ki planlamayı... düşünüyorsun da artık arkanda bırakacak önemli bir şeyin de yok. konuştukça dibe batıyorsun nasılsa. üstelik annene sarılıp, kendi isteğini de yerine getirdin. ağladın hıçkıra hıçkıra ve istediğin gibi, soru da sormadı sana. ama ne değişti bir bak? kendi gereksiz varlığını hissederken düşünemiyorsun başkalarının sana üzülmesini. kime anlatsan verdiği tepki doldurmuyor hayatta kalma isteğini. seni en çok anladığını düşündüğün insan bile çocuk gibi davrandığını söylüyor. ya gerçekten çocukluk ediyorsun ya da gerçekten kelimeler yeterli gelmiyor anlatmana. belki annen anladı o gece demek istediklerini ama neye yarar? çaren yok, yapmak istediğin bir şey yok! bütün hayatını ilaçlara bağımlı olarak geçirmek seni nasıl hissettirirdi düşünsene! tanrıya inancın kalmadı, doktorlara bağlı olmak istemiyorsun, peki ne olacak sonunda? gücün kalmadı... o yılları geçirmek için harcamışsın sanki bütün gücünü ve şimdi tutunamıyorsun hiçbir dala. düşüyorsun sürekli aşağıya ve o acı yavaş kalıyor senin yanında. sen ayaklarından kafana gittiğini hissediyorsun o acının oysa sen yamuk yapıyorsun, düşüyorsun aşağıya. gece ne yapacağını biliyorsun da sabahı kestiremiyorsun bir türlü. çok mu uzaklara gideceğim? çok daha yakınlara mı sığacağım? ne olacağım?
böylelikle planlar yapılmıştı. gerçekleştirmek için 2 mayıs günü beklenecekti. daha vardı.
bir doktorun yardımı dokunabilir mi dersin? denemeli miyim sence tekrar? nefret ettiğim hapları içerek mutlu olabilir miyim dersin? ne yapmalıyım, ne?!
dün gece olmadı. titrerken beceremiyorum bu işi. elim ayağım zangır zangır titrerken gücümü kullanamıyorum işte. hem de cam kırıkları çok acıtıyor düşününce. bir intihara alet olacak kadar soğuk gelmiyor insana. ama insanın da dışarı çıkıp, bakkaldan bir jilet alacak kadar gücü yoksa iş görmesi gerekiyor bir yerde. görüyor mu peki? şimdilik hayır. bu benim titrememden kaynaklanıyor ama. acıyı derimde-etimde değil de tam kalbimin derinliklerinde hissediyorum, yapamıyorum, titriyorum.
ve şu an annem de farkında kötü halimin. yaptıklarımdan habersiz tabii ki ama ilgisi yeterince belli ediyor kötü bir halde olduğumu.
su yok edebilir mi her şeyimi? buz gibi tepemden aksa tazeler mi beni? çok da tedirginim. biliyorum gizliliğimden bu tedirginlik. en ufak çıtırtıda ödüm kopuyor, korkuyorum yaptıklarımdan. gerçekten böyle mi olacak? gerçekten ölümden korkuma mı intihar etmiş olacağım? biliyorum ölümüm bundan başka şekilde gerçekleşmeyecek. canımı alması için dua ettiğim tanrıyı da kaybettim ve yapabileceğim sadece bu kaldı. zaten almıyordu da canımı, onca duaya karşılık.
öyle bir noktadayım ki yardım istemiyorum bile. bir doktorun emrine girme gereksinimi duymuyorum. tek isteğim daha az titreyip, daha güçlü olabilmek. bu gece de acıyacak mı kalbim, ne dersin?
yaşayamıyorum ...
kırılan çay bardağının her bir parçası başka yere saklanmıştı. sanki oyun oynuyormuşuz gibi annem o cam kırıklarına yaklaştıkça panikliyordum. üzerinden birkaç gün geçtiğinde odanın kapısını açarken bile telaşeyle onu geri odaya götürüyordum. bir şeyler sakladığımı anlamıyordu. eğer bulursa her şeyimi uzun süre kontrol altında tutacağını biliyordum.
-----
bugün abimden ayakkabı istedim, "denk gelirse haber ver." dedim. o isteği nereye koyacağımı bilemedim. laf olsun diye ağzımı açmamam gerektiğini anladım o anda. canlarını acıtmadan gitmek istiyorum.
çünkü 2 gün öncesinde bir intihar girişimim olmuştu ve 2 gün sonra tekrar olacağını biliyordum. ölebilmek için gerçekten çabalıyordum, ayakkabı gerekli miydi? ve ölüp gittiğim zamanı düşünüyordum, suçluluk duyuyordum. arkamda kalan bir isteğim olmasını hiç istemiyordum, o istekle anılmayı. bu istek ayakkabı dahi olsa.
-----
2 mayıs 2009 - beceriksizliğin günü!
kusmayacağım diyip yatmıştım yatağıma. derin uykuya dalmaktı niyetim. kusmaya kalkışmadan gözlerimi kapayabilmekti. ne mi oldu? mide bulantısı... kusmamalıydım bu sefer. öyleydi kararım hem. o nasıl bir baş dönmesi ve mide bulantısıydı, anlatamam. koştum tuvalete. kusacak kadar bile halim kalmamıştı ama kusuyordum, kusmuştum. hiç hesaba katmamıştım ben bunu. midem bulanmayacaktı ve kusmayı düşünmeyecektim bile. kustuktan sonra anladım ki yine beceremeyeceğim. bu sefer de annemin yanına, ananeme gittim. tam o an işte! ölebilirdim... zar zor konuşsam da söylemiştim anneme. o yine benden kusmamı istiyordu ve haberi yoktu ilaçların kanıma çoktan karıştığından. iki kaşık sarımsaklı yoğurt yedirse de onu da kustum. ayakta duramayacak kadar titrerken ve kendinde değilken kusmak çok kötüymüş.
sonrasıysa berbattı günün. gözümü açamadım haliyle ama o nasıl bir haldir... uyuşturucu krizini anlatan pek çok filmde de böyleydi. görüntülere engel olamıyorsun ve üstüne üstüne geliyorlar, hem de yetişemiyorsun. gözlerim kapalıydı ama görebiliyordum. sık sık annemi ve lucky'yi gördüm. odadaki konuşmaları dinlemeye çabaladıysam da boşunaydı, anlamıyordum. herhangi bir şeyi takip edemiyordum. gözümü açsam başım daha fena dönüyordu, uyumak zorunda kalıyordum. uykumdan uyandıracak kadar "uyarıcı"lar da vardı vücudumda. titrediğim yetmezmiş gibi sık sık istem dışı hareketlerim de vardı. bugün ayın 7'si olmasına rağmen devam ediyorlar üstelik, o kadar şiddetli olmasa da.
ertesi gün de yine berbattı. gözümü açmaya başlamıştım ama gördüklerim çok bulanıktı. aynaya bakamıyordum ya da ışıklı bir yere. o gün de uyumuştum. ondan sonraki gün ise yüzümü yıkamak için aynaya baktığımda tanıyamadığım bir kişi vardı karşımda. saçları kabarmış, gözleri fırlayacak gibi pörtlemiş, üst dudağı yukarı çekilmiş, çenesiyse hala titreyen bir kişi. kendimden ilk defa korktum o gün. o gün de olsa ölebileceğimi düşündüm o halimi görünce. zaten ölmeliydim bu sefer...
oysa bugünleri hiç düşünmemiştim ben. tekrar başlamak zorunda kalacağımı, rol yaparak bir şeylere girişmek zorunda olacağımı... düşünmemiştim işte. kusmayacaktım ve ölecektim!
o günden sonra pc'yi ilk açışım oldu bu. şimdiyse yemek yemeliyim ve rolüme devam edip pc'yi kapatmakla iyi edeceğim. ...
annemin yanına gittiğimde bana kızacağını biliyordum. daha önce de yapmıştım çünkü bunu. ama o ilk denemede bilinçsizdim ve korkuyordum. hapları içtiğimi söylememe de gerek kalmamıştı, kendisi farkına varmıştı. kusturmaya çalıştığında başım dönmüyordu. kusmamak için inat ediyordum, saçlarımı çekiyordu. o yüzden aynı şeyler olacağını biliyordum. kapıdan girerken umursamaz bir tavırla "noldu, rengin kaçmış?" demişti. ne yaptığımı söylediğimde beni öldürecek kadar öfkelenmişti. ölmek istediğimi bilmese boğazımı sıkıverecekti belki oracıkta. 40 dakika kadar önce ona; uyuyacağımı, beni rahatsız etmemesini söylemiştim. söyleyiş tarzım onu kırmıştı. sanırım bilerek yapmıştım, korkumu yenmek için. ne ara ne yaptığımı bilmiyordu. kızıp ananeme gitmişti. bense onu kırdığımda çoktan içmiştim hapları. işte ona söylediğim an, daha yeni içtiğimi düşünmüştü. "allah seni kahretsin" diye bağırıyordu sürekli. bağırmasını taşıyamıyordum, öldürmesi için yalvarıyordum. dövüyordu ve ne yaptığını bilmediği için kendine kızıyordu. içeri götürüp koltuğa yatırmıştı. neden diyordu, ne zaman diyordu, nasıl diyordu. hiçbirini cevaplamamıştım çünkü her şey tersine dönmüştü. ondan daha öfkeliydim. ancak onun o an neler hissettiğini sanırım hiçbir zaman anlayamayacağım. ama kesinlikle haklıydı, en ufak bir şüphem yok. onu asla suçlayamam.
-----
kendimi öldürmek istememin cezası büyüktü. "daha sonralarının olmayacağı hayalim"in yıkılması bir yana etrafımdakiler de bana kızgındı. benim için her şeyi yapıyorlardı, yaranamıyorlardı. düşünceleri buydu. sanırım onlar da beni, benim açımdan anlayamayacaklar. özellikle abim çok fazla üzerime geliyordu. kaldıramıyordum. bütün bunlardan kurtulmak için o yolu seçmiştim. bu şekilde davranmasalardı kendimi daha kısa sürede toparlayabilirdim. gücümün tek kaynağı annemdi. onunla uyuyup uyanıyordum. saçma cümlelerimi seslendirebiliyordum. çünkü artık umursamadığımı bilmesini istiyordum. hayretle gözlerime bakıyordu. daha önceleri hiçbir şey anlatmıyordum, hiçbir şey itiraf etmiyordum. şaşırıyordu. ama daha çok sahip çıkmaya başlamıştı, daha çok bağlanmıştık. bu yaşadığımın güzel bir yanı da buydu işte. artık sustuğum zamanları anlayabiliyor. konuşmak istemediğimde kendisi de sessiz kalmayı becerebiliyor. konuşursam saçmalayacağımı, saçmalamak istemediğim için sustuğumu anlıyor. işte o üzerime gelinen zamanlarda da bunları düşünüyordum:
her şey anlamsızlaşmaya başladığındaydı. ben ağlıyordum. sıcaklamamıştım ama yüzümü ıslak bir el siliyordu. o kadar anlamsızdı ki o an için bu yöntem.. hiçbir derdimin çaresi olamıyordu o ıslak el. çare olmak için uzanıyordu oysa ve belki de korka korka. farkına vardığım tek şey ıslak oluşuydu. sıcaklamıyordum!
sıcak ve soğuk da anlamını yitirmeye başladı yüzümün ıslaklığıyla. düşünüyordum. genel olarak "neden?" sorusu vardı düşüncemde. ara ara da "ne düşünüyordum?" düşüncesi. düşünmek de anlamsızdı..
iyi mi olmuştum bir ara? iyi görünmek zorunda kalmıştım sadece. anlamsızlık, tüm anlamsızlığıyla devam ediyordu. gülüyordum tepki olarak.
kalbim kırılmıştı. işe yaramazlığın anlamını düşündüm bir süre. anlamlıydı. benim varlığımdı o ve bir türlü yok edemiyordum onu. onu da anlamsız yapamıyordum. tepkimin şiddeti artıyordu. kırık bir kalple ağlıyordum. işe yaramıyordum..
onca intihar girişimimi düşünüyordum, anlamsızdı. insanlar birisinin "intihar etti"ğini duyunca, o kişinin öldüğünü düşünüyorlardı. yaşıyordum. çelişkiydi.
"daha başka?" dedim kendi kendime. gücümün yeteceği başka bir şey yoktu. kendi işime bile yaramıyordum.
saat geç olmuştu sonunda. uyurken anlamıyordum ne durumda olduğumu. hissettiğim onca berbat duyguyu uyanıklıkta bırakıyordum. rahattım oysa. ve tüm anlamsızlığıyla gözümü açıyordum sabah olduğunda.
ölmem gerekiyordu. düşünüyordum. ölmediğimi fark ettikçe öfkeleniyordum. ve bir kez daha kırılmıştı kalbim. yine işe yaramıyordum. üstüne tersleniyordum bir de, tersliyordum.
tüm beceriksizliğimi görmem gerekiyormuş gibiydi. kırılması gereken kalbim değil, kafamdı. kırıklar, bilincimi kapatmalıydı.
şu an ne kadar berbat duygularla hayatta olduğumu kim anlayabiliyor ki?.. anlamlı olan tek şey "işe yaramamak" ve o benim bedenim. var olan bedenim. beceriksizliğimi anlatmama gerek var mı? kendime bile nasıl nefret dolu olduğumu? sıradanlığı? ...
yaşayamadığım anlardan. gittikçe emin oluyorum ölümümün ne şekilde olacağından..
-----
daha sonrasında annemin isteği üzerine doktora gitmiştik. kaç yıl taşınmıştık hastaneye ve artık nefret ediyordum o ortamda bulunmaktan. daha hastanenin kapısından girerken sıkılmaya başlamıştım. hasta insanları görmek beni de hasta yapıyor. bakışlarım garipleşmişti. sürekli sayı sayıyordum. ayağa kalktığımda hızlı adımlarla dönüp duruyordum. paranoyam vardı, bakışları üzerimde seziyordum. annemse beni ilk defa öyle görüyordu. çok dikkat ediyordum nerede ne yapacağıma. yalnızken hep böyleydim aslında. sadece umursamazlığım vardı bana bunu annemin yanında yaptıran. o ruh haliyle adımı okumuşlardı. korkumu cesaretmiş gibi gösterme huyumdan vazgeçmiş değildim. doktorun yanına girdiğimde cesaret gitmiş, korku artmıştı. çünkü korkumu saklayacak bir şeyim kalmamıştı.
teşhis: şizofreni
bu kez doktor koydu teşhisi. ve ben o teşhis yerindeki "şizofreni" yazısını görmektense "psikotik bozukluk" diye geçiştirilmeyi tercih edeceğimi ilk kez anladım. okuduğum an, içimde nelerin yıkıldığını anlatacak gücüm kalmadı. daha doktorla konuşmaya çabalarken terk ediyordu beni o güç. bacaklarım titriyordu ama nasıl da sıktım belli olmasın diye. doktorun yanındaki o iki stajyerin tedirginliklerini hissedebiliyordum bir kez olsun bakmasam bile. benim tedirginliğimle karışıp kaplıyordu odanın içini. doktordaysa fark ettirmemeye çalıştığı bir panik görüyordum. ve kısık sesle konuşmasına sinirlenmiştim. her "efendim?" diyişimde içim parça parça olmuştu. intihar girişimlerimi hayretle karşıladı, bense anlamlandıramadım.
- pişmanlık duydun mu?
- hayır.
işte o an yüzüme her zamankinden daha uzun baktı. belki anca 1 saniyeydi ama kağıttan kafasını kaldırıp bakması için uzun bir süreydi o 1 saniye. sonraysa kağıda o kocaman "hayır" kelimesini de ekledi.
benden sonra annemi aldı içeri. ona ne dediğini çok merak ediyorum.
eminim şaşıp kalmıştı, bu kadar şeyi tek seferde anlatıp teşhise yardımcı olan hastası karşısında. benim niyetimse psikoloğa gitmekti. psikoloğa direkt numara vermedikleri için önce oraya gitmem gerektiğiydi.
sonunda bir EKG istedi ve verilen kağıda bakıp sorunun olmadığını, ilacı yazabileceğini söyledi. yan etkilerine göz yummak zorunda olduğumu ekledi.
-----
"intihar mektubu bıraktın mı?"
cevabım hayırdı. ben her intihar mektubu yazışımda yaşamam gerektiğini düşündüm ve yapacaklarımdan vazgeçtim. oysa bu oyundan kimsenin haberi yok. ben durmadan bir "intihar mektubu" yazıyorum.
evet, en mutlu anımda karaladığım iki satır bile bir intihar mektubuydu. çünkü sadece o şekilde ölebileceğimi düşünüyordum.
-----
keşke çevremdeki herkes kadar mutlu ve mutsuz olabilsem. sinirlensem; bağırsam, çağırsam. üzülsem; ağlasam, sussam. sevinsem; hep gülsem, hep konuşsam. keşke bir şeyler hissetsem. kötüye gittiğimi hissediyorum son zamanlarda. hayattan zevk almıyorum. en sevdiğim yemek bile kokusunu kaybetmiş sanki. pişerken kokmuyor burnuma buram buram. müzik dinlemek işkence gibi. ve ben bu halimde gitmeyi düşünüyorum. başka bir şehre, başka bir çevreye. başka başka hayatlara girmeyi düşünüyorum. bu en soyut halimle. bütün hislerden uzaklaşıyorum. her şey anlamsızlaşıyor.
başka bir şehirdeyim. başka bir çevredeyim. başka hayatların içindeyim. soyutluğum kalmadı. belki sadece biraz saydamım. bütün bunlar, sadece geçti. bunları yaşayan ben değildim sanki. ama hepsine şahittim. şu an böyle bir insan olmamın en büyük sebebi bu. bunları yaşayan kız içimde yaşamaya devam ediyor ve ben onu hala çok seviyorum. biliyorum ki zekasından kaynaklanıyor bu, gereğinden fazla iyi birisi olmasından kaynaklanıyor. ikisinin bir arada oluşundan kaynaklanıyor. bazen öldüğünü düşünüyorum o kızın, garip bir hüzün kaplıyor içimi. ölmüş olması mükemmel olurdu ancak ben onun gibi bir kızı bir daha tanıyamayacağımı biliyorum. yaşanılanları sevmediğim kadar o kızı seviyorum.
-----
3 Nisan 2010 Cumartesi
the noose
yüksek ağaçlar çevreliyor bulunduğun noktayı. güneşi yeni yeni fark eden yeşillikler bütün oksijen ihtiyacını karşılıyor. nefesini verirken bile çıkan şeyin oksijen olduğunu düşünüyorsun. ormanın derinliklerindesin. çıtırtılar, hışırtılar ve tanımadığın sevimli hayvanlar. bir bakıp kaçıyorlar. gülümsüyorsun. ormanın neresinde olduğunu, olman gereken yerden ne kadar uzakta olduğunu bilmiyorsun. kaybolmuş olabilirsin ama bu seni hiç mi hiç ilgilendirmiyor, korkutmuyor. bulunduğun yer kaybolmuş olmana en çok değecek yerlerden. ağaçlar güneşi emiyor. sonsuz bir aydınlık olarak yansıyor. serinlik tişörtünün içinden hissettiriyor kendini. soğuksun ama üşümüş değilsin. birkaç adım atıyorsun, sağa yöneliyorsun, geri dönüyorsun, ilerlemiyorsun. yere düşmüş dal parçalarını hissediyorsun. karşıda duran o güzel ağacın dibine çöküyorsun. sırtını yasladığında, bulduğun en güzel koltuktan daha rahat ettiriyor seni. başını kaldırıyorsun huzurla. güneşi görmüyor oluşun onun varlığını yalanlamıyor. derin nefesler peşi sıra alınıyor. mayışıyorsun git gide. başını öne eğiyorsun. karıncaların telaşı yine güldürüyor yüzünü. ağacın gövdesi yastığın oluyor. gözlerin kapanıyor yavaşça. kendini lunaparkta buluyorsun. bir noktanın etrafında, o noktaya dönük şekilde dönen bir şey var. tam da üzerindesin ve çoktan çalışmaya başlamış bile. olay zincirinin önemi yok. aynı hızla dönüyorsun sadece. bedeninin soğuk olmasını duyduğun heyecana bağlıyorsun. çünkü bu çok eğlenceli bir şey. hızlanıp hızlanmayacağını bilmiyorsun. düşecekmiş gibi hissediyorsun ve merak gözlerini açmana izin vermiyor. düşersen de bunun nasıl olacağını görmek istiyorsun. dönüyorsun, dönüyorsun... nefesini tutuyorsun, ayak parmaklarını sıkıyorsun. belki biraz hızlanıyorsun ama bunu anlamıyorsun. miden bulanmıyor. bulanabileceğini düşünüyorsun sadece. ve durduğunda lunapark kaybolmuş oluyor. sadece sonsuz bir karanlık görüyorsun. bu seni rahatsız ediyor ve gözlerini açıyorsun. tavanla duvarın birleştiği yer dikkatini çekiyor. keskin çizgiler... yapılmış bir hesap öfkelendiriyor. oysa sadece camı aralamışsın. kültablası ağzına kadar dolmuş. şarkı devam ediyor, to the dead... güneş batmaya yakın. tavan olduğu yerden asla kıpırdamıyor. köşeler rahatsızlık veriyor. şekiller... her şey sabit duruyor. bedeninin soğukluğu artık üşüdüğünü söylüyor. umutsuzlukla içini çekiyorsun. inat edip pencereyi açık bırakıyorsun. her şey bu kadar netken üşüyor olmanın hiçbir anlamı yok.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)