19 Mart 2010 Cuma

acının zamanı

http://www.youtube.com/watch?v=l78RDT-p24I&feature=related

o gece saatlerce kulağımda çınlamıştı bu şarkı. belki yataktan kaldırıp o koltuğa sürükleyen de buydu. üzerinden geçen gün sayısı kaçtı bilmiyordum bile. saymama lüzum yoktu. insanlar takvim kullanıyordu, o zaten gösteriyordu. üç gün geçmiş, beş gün kalmış... biliyorlardı. herkes zamanın durmasını, yavaşlamasını istiyordu ama bunun için mi saatlerini kollarında taşıyorlardı? durması için hiçbir çabaları yoktu. sadece hayal ediyorlardı. durdurabileceğimi biliyordum. hayal olmayan isteğimi karşılamam gerekiyordu. saat, gün, ay, yıl, yaş... tek tek hepsini umursamayı bıraktım. yaşlanıyoruz kaygısı taşıyan insanlar özellikle, özellikle onlar istiyordu zamanın durmasını. belki gençleşmeyi bile başarıyordum o halimde. terbiyesizce gülüyordum onlara. güldüğümü görmeyecek kadar telaşlıydılar ve bu benim işime geliyordu. alay ettiğimin hiçbiri farkında değildi. zamansızca onlardan da uzaklaştım. soyuttum. bana sorsan, yoktum. başkaları içinse soyut. "var, ama..." vardım, ama... çektiğim acının zamanınca yaşıyordum. bacaklarımın kitlendiği vakit vardı mesela. dışarısı karanlık gözüküyordu, benim içinse uyuma vakti değildi. normal zaman için geçmeyen bir dilimdi. acının zamanındaysa anlaşılmıyordu. uzun değildi, kısa hiç değildi. kararında bir acı da değildi. o da soyuttu; vardı, ama... takvimlerin gösteremediği geleceği, acının zamanı gösteriyordu hem. her olan şey, sıradaki olacak şeyin habercisiydi. dopdolu bir yalnızlık içindeydi bütün bunlar. ilahi güçler aratan, şeytanın varlığını ispatlamaya çalışan bir şey gibi gözüküyordu dış dünyadan. içindeyken öyle değildi oysa. var oluşun verdiği bir şeydi şeytan. kötü denilen şey değildi. onun avcunun içindeydik belki de. kötülük ya da iyilik zaten var değildi. kalıplaştırılamayacak o kadar davranış vardı ki... çözmek için acı gerekiyordu. ve insan sadece istediği için acıyamıyor. aynı bu dünyanın sahte gülücükleri gibi. acıyı bedene taşıyan şey de güçtü işte. dışarıdan ne kadar kaba duruyor. ancak içindeyken ilahiydi. iyilik ya da kötülük yoktu ama bilinmeyenler, gizemler orada da vardı. geleceğin görülüyor olması, gizemleri çözmüyordu. ne kadar işe yaramaz, ne kadar robot, ne kadar saçmalık olduğunu insanın yüzüne fırlatıyordu. yüzleşebilmek için, zamanını da fırlatıyordu yüzüne. bu sayede geçen şey senin için zaman olmuyordu. geçen şey acıydı. kimi zaman sıkışıyordu göğüs kafesinde bir yere, kimi zaman yukarıya akıyordu, kimi zaman aşağıya. ama daima geçiyordu. "geçmek" kelimesinin sona ermeyi anlattığı garipliğiyle de yüz yüze gelebiliyordun böylece. her an sınırlarını genişletmeye çalışıyorsun. dayanma eşiğini yükseltmek, seni daha da ahlaksız yapıyor. daha terbiyesizce gülüyorsun diğerlerine. küfürleri öğreniyorsun bir bir. ve eşiğin sınırını aşamadığın bir zaman geliyor karşına. belki eşiğin son sınırı, belki vücudunun son sınırı. bunu hiçbir zaman bilemeyeceksin. geleceği görüyor olmak, bazı gizemlerin çözülmesine yetmiyordu. geleceği görmek de önemsizdi zaten. şükür gibi bir yük yoktu. şükretmesen de o zamanın içinde oldukça geleceğini görecektin. şükretmek, acı zamanına ait bir şey değildi. sınıra geldiğin an senin yolculuk vaktin oluyor. kutlanıyorsun. adına şenlikler düzenleniyor. uğurlanıyorsun. artık hiçbir zamanın içinde değilsin. acı sona erdi. yaşın, günün, yılın önemi yoktu. bakışların yeteneğini yitirmiş duruma geliyor. bakmıyor, sadece gözlerin sabit duruyor ya da hareket ediyor. ama asla bakmıyor. canın acımıyor, pişmanlığın yok ve öylece dikiliyorsun. bacaklarında karıncalanmalar oluşana kadar dikiliyorsun, zamanını bilmiyorsun. halin gittikçe yıkılıyorsun olduğun yere. sonsuzluk açıveriyor gözlerini. koca bir karanlık. ışıklardan oluşan bir karanlık. düşünce seni içine çekiyor. bu düşünce; dış dünyadan, yok oluş olarak gözüküyor. kollarından melekler tutuyor ve ayaklarının altından havanın geçip gittiğini hissediyorsun, uçuyorsun. sonsuzluğun güzelliğini görüyorsun. dış dünya süresince, yarım saat kadar sürdürüyorsun o uçuşu. sonrasında olanlar hiçbir yere ait değil. sonsuzluğa ulaşamıyorsun. dünyada değilsin. ne olduğunu sen dahil kimse bilmiyor. rüya gibi bir zaman geçiyor. gözlerini açtığında dünyada buluyorsun kendini, zamana ayak uyduramayacak ama acıya da katlanamayacak bir şekilde buluyorsun. işte o andan sonra ne kadar zaman geçtiğini bilmiyorum. kalkıp yürüyebildiğimi düşünürsem, 3 gün geçmiş olmalı. ama bana, daha o geceymiş gibi geliyor. sanki gözlerim sadece kapalıymış gibi birden açıyorum. tavan bomboş duruyor öylece. annemi uyandırmak istemiyorum, o yüzden odadan ayrılıp salona geçiyorum. ağlayacağımı biliyorum. koltuğun karşısındaki saat 3'ü geçiyor gösteriyor. bir küfür koyuyorum ortaya. ne değeri var o saatin? tavan öylesine boşken, duvarda asılı olmasının ne önemi var? ne işe yararlığı? bomboş odada? içinde bulunduğum anı görmek istemiyordum. sonsuzluğu düşünüyordum. oraya varabileceğimden emindim. ve gelecek kaygısından sıyrıldığım için, içinde bulunduğum anın bir hesabı yapılmamıştı. o anı ve daha sonrasını hiçbir şekilde görmeyecektim. buna inanarak dünya saatiyle 30 dakika geçirmiştim. insanların ne kadar geri zekalı olduklarını öğrendikten sonra insan olabilmem gerekiyordu. insan olup, zamana ayak uydurmam gerekiyordu. ne kadar zor olduğunu bilebiliyor musun? ve sonunda dönüp "evet, insan gibiyim" demenin neler hissettirdiğini? ezikliğini? ve bugün 19 mart 2010. takvim gösteriyor ki, aradan 11 ay 17 gün geçmiş. tüm bu günler boyunca geri zekalılığı sürdürdüm. duvara saat astım. gelecek kaygısına düştüm. tüm bunlarla yüzleşmekten öylesine kaçtım ki. artık daha geri zekalıyım. bunu yüzüme fırlatan bir şeyler var şu anda. zaten küçük olan beynimizin sadece %10'unu kadar kullanabildiğimiz söylentisi bir tarafta. bu halimizle mi işe yarıyoruz? ahlaksızca gülen birileri olduğunu biliyorum. göremeyecek kadar telaşlıyız.

11 Mart 2010 Perşembe

annemle oturup, derin bir sohbete daldığımız zaman açılacak konu bellidir. herhangi bir lafın, herhangi bir tepkinin, herhangi bir hissin götüreceği yer, geçmiştir. benim olduğu kadar ona da ait olan bir geçmiş zaman dilimi. en son konuşmamızda 7 yıldan bahsetti. ben gözümde küçültmeye çalışırken, tam olarak 2 senesi kötüydü derken 7 yıllık birikimini koydu ortaya biraz güçlenmiş ses tonuyla. "koca 7 yıl kızım" dedi. sonlara doğru sesi titremeye başlamıştı ve o ufak iki damla süzülüverdi gözlerinden. o 7 senelik zaman dilimini küçültmeye çalıştığımın farkındaydı. belki de en çok bunu gördüğü için üzülüyor. yaşayamadığım yıllardan bahsediyor. yaşıtlarım gibi olamamamdan öfkesi var içinde. o 7 sene boyunca hiç bahsetmediği çaresizlikleri... şimdi şimdi çıkarıyor yüzeye. "ne yapacağımı bilmiyordum" diyor. "hiç iyileşemeyeceğini düşündüm" diyor. saçlarımı düzeltirken "geçecek kızım" dediği günlerde aslında böyle düşündüğünü itiraf ediyor. sadece belirli şeyleri hatırladığımı söylediğimde yalan söylüyormuşum gibi gözlerimin içine bakıyor. sonra da kocaman bir iç çekip anlatmaya başlıyor. o anlattıkça hafızam canlanıyor.

9 Mart 2010 Salı

rüyalar alemi

istanbul'da yalnız kalmaya başladığımdan beri bir rahatsızlıktır gidiyor. diyeceksin ki, oraya gitmeden önce yok muydu sanki. geçmiştekiler önemsizleşmeye başlıyor. sanki artık daha çok rahatsız ediyor gibi. kıçımı da örtüyorum ama... bugün kıçıma minder bağlayıp uyumayı düşünüyorum. yeter lan. ağız tadıyla uyumak, uyanınca gerinmek falan istiyorum. ne bu.

hadi bazılarını hatırlamıyorum yataktan kalktığım vakit ama bazıları da tam o zaman aklıma geliyor. iki durum da, her an hatırladıklarımdan daha kötü değil. sabah 6 gibi ilk rüya. (burada saat, camdan bakarak anlaşılıyor.) ardından uyanış ve rüyayı kendi kendime anlatış. unutmayacağım güya. kalkınca birilerine anlatmaya niyetim var. sonra uykuya tekrar dalma süreci. aynı zamanda dalamama süreci. ikinci rüya seansı 10-11 gibi. (burada da telefon iş görüyor.) genelde en kötüsü de bu oluyor. saati belli olan bir şeye geç kalacakmışım hisleriyle giriyorum rüyanın içine. bir kere de vaktinde varsam! bu sefer uyandığımda gözlerimi muhtemelen açmıyorum. gözlerimi açtığım zaman tekrar uyumak zorlaşıyor. bir şey düşünmemeye çalışıyorum, derken bir şey düşünmemeyi düşünmeye başlıyorum. yine zar zor geçiyorum uyku faslına. bu kısmı her gün yaşamıyorum. 11 seansından sonra, gözler tavanda, çiş ihtiyacıyla kalkmış oluyorum genelde. yaşadığım günlerdeyse her şey daha berbat. saat 12 olduğunda bu sefer. (zaten bundan sonra "kalk" emri geliyor, saate bakıyorum.) zehir olan uykuyla dinlenemeyen vücudum kararsızlık içinde kalıyor; kalksa mı, azcık daha yatsa mı. yatmayı tercih ettiğim zaman uyumamaya özen gösteriyorum. uyku demek rüya demek. gözlerimi dinlendiriyorum sadece. ola ki içim geçsin, o günü yaşamayayım daha iyi.

bugün 10-11 seansında bir deprem rüyası vardı. uyandığımda haberim oldu ki, elazığ'da deprem olmuş. rüyamda, eskişehir'de oluyordu ve bütün evler yıkılmıştı, yürüyecek yer kalmadığı için metro tüneli gibi yer altında olan bir yerden yürüyerek geçiyorduk. insanların çoğu kaçıyordu, telaşeliydi. bazı tanıdıklarla karşılaşıyordum, korkmamız gerektiğini söylüyorlardı. sonra o tünel içinde küçük bir cafenin önünde, yanında iki tane adam olan küçük bir kız çocuğuyla karşılaşıyordum. kız elini uzatıyordu, "vermeyecek misin?" diye biraz arsız biraz istercesine soruyordu. adamın biri de elini uzatıp tokalaşmak istiyordu, tokalaşıyorduk, kendi adını ve kızının adını söylüyordu. ben de kıza dönüp, "sen kitap okumayı sever misin?" diyordum. "evet" diyordu. "o zaman sana para vermeyeceğim ama çok seveceğin bir sürü kitap vereceğim. olur mu?" diyordum. "olur" diye karşılık veriyordu sevine sevine. babası ve diğer adam teşekkür ediyorlardı. daha da ilerlerken, adamların o kızı kullanıyor olabileceklerini düşünüyordum. kimse ağlamıyordu. sadece telaş vardı. tatlı bir telaş.

bazen de çok güzel şeyler görüyorum, güzellikleri üzmeye başlıyor. gerçek olmayacaklarını biliyorum. yani hiçbirisi mutlu etmiyor, rahat ettirmiyor.

ekleme: ve sen televizyonu aç, "uyku ve rüya" başlığıyla karşılaş. hemen bağlıyorum minderi.

5 Mart 2010 Cuma

bir şeylere sadece uzakken sevebilmek onları. uzaklığın verdiği gösteriş, gizem, büyü… içine dahil oldukça değişen, değiştikçe büyüsü bozulan bir şeyler. uzaktan izlenmeye katlanılamayacak kadar güzeller. içinde olmaya özlem duyduğun bir dünya gibi. görüyorsun, varlığından haberdar oluyorsun ama yanına yaklaştıkça çirkinleştiriyorsun onu. o ise hep aynı aslında. ya da özlemine sahip olduğu bir şeyin ona yaklaşmasıyla o da çirkinleştiriyor seni. özleyecek bir şeyimiz kalmayacak diye korkularımız var belli ki. çirkin gösterme pahasına vazgeçemediğimiz bir şeyler var derinlerde. hayaller… ulaşılamazdan daha fazlası değiller kesinlikle. ve biz hayallerimizden kaçtığımız zaman ölümü düşlüyoruz. kuracak tek bir hayal bulamadığımız an. hayalimizin içine birisini katamadığımız zaman. hep biliyoruz ki onlar gerçekleşmeyecek şeyler. niçin böyle bir ihtiyaç duyuyoruz peki? kılıksız bir kılıf kolumuzun altında hazır, bekliyor. gerçekleşmesine ramak kalmış hayallerin üzerini kaplıyor. o kılıksız haliyle, uzaktan hiç de fena gözükmüyor. hayallere toz kondurmamak için belki. işte uzaklığın da insana verdiği şey, hayaller gibi. mesafe daraldıkça bizim kılıf da daha kötü görünmeye başlıyor; yırtıkları çıkıyor meydana, renk bozuklukları belli olmaya başlıyor. en başından beri kusursuz görünen bir kılıfı düşlüyoruz oysa. kişinin önemi, sadece mesafe belirlemekte anlam kazanıyor. bir kılıfın nesi sevilebilir ki? hem de kusursuz olmayan bir kılıfın?

böyle zamanlarda ne yapmam gerektiğini bilemiyorum. yalnız mı kalmalıyım? mesafeyi mi korumalıyım? kusurlu kılıfları sevmeyi mi öğrenmeliyim? sanırım en iyi fikir sonuncusu. ancak o zaman hayallerim… hayallerimi de sevmeyeceğimi bilirim. ve biz hayallerimizden kaçtığımız zaman ölümü düşlüyoruz.