28 Eylül 2012 Cuma

- bir meyveyemez olarak hayatımın meyvesini buldum: hünnap

- koltuklar başka yerde oturmayalım diye yapılmış eşyalardır. büyük kayıp. kapı eşiklerinin hastasıyım oturma konusunda. sigara içmek ve düşünmek için ideal yerler. kapı eşiğine oturursan iftiraya uğrarmışsın gerçi, annem öyle der. "başkaları günaha girer, daha iyi" derim ben de ona cevaben. kapı eşiğiyle hayatın akışı arasında bir bağ var yani, düşün. ayrıca başkalarının günahını hesaptan bana yazılan başka günahlar var. yalnızken böyle şeyler olmuyor. kapı eşiği, sigara, düşünceler, düşüncelerde olaylar. olaylar olaylar sonra. bu kadar.

- ileride alzheimer olursam dünyanın en çekilmez kadını olma potansiyelini taşıyorum. değişiklik 1500 kilo falan. bırak taşımayı, kaldıramıyorum bile.

- "nasıl geçecek bu hayat x'cim" diyorum arada anneme. terlik fırlatmak ister gibi bakıyor yüzüme. "anlıyor musun sanki nasıl geçtiğini, her gün yıl sayıyoruz" diyor. "anlamamak daha kötü değil mi" diyorum, konu orada kapanıyor. terlik her şekilde fırlıyor yani benim kafaya. air terlik.

- ne zaman dönüp bi baksam "hayatımın en boş dönemi" diye bir işaret koyuyorum. hayatımın en dolu döneminin bile bu etikete sahip olması düşündürüyor. karamsarlığa olan meyil olmuş 90 derece.

- bugün başbakan öldürülmüyorsa tamamen insaniyetimizden. hitap ettiği kesim biz olsaydık ve benim içimdeki bu nefret, şu an hitap edilen kesimin içinde sadece bir kişide dahi olsa, başbakanın direkt katiliydi.

- öfkemi kaybetsem başka hiçbir şeyim yok.

- çoğu şeye çözümü gülümsemekte buldum. olduğun gibi görün, göründüğün gibi ol vs. saçmalık. kendini gören sen değilsin ki. görünen nasıl bir şey, nereden bileceksin? olduğun belirli bir hal mi var ki? gülümse geç, çok kolay. anlayacak insan her şekilde anlıyor neden gülümseyip geçtiğini. anlamayanlarca da hayat dolu bir insan olup çıkıyorsun. olduğumu göremeyen, görünüşümü olduğuma yoran varsa ben bir şey diyemem, gülümseyip geçerim. çok hayat doluyum.

- sigaraya başlamamış olsaydım hala çay içmiyor olurdum. böyle de çok içtiğimi söyleyemem zaten. nasıl 7/24 içilebildiğine şaşırıyorum. çay içmeyin, kahve için. mesajımı da verdim, gidebilirim.

19 Eylül 2012 Çarşamba

fare zamanı

içimdeki fare. esasen kimyanın kendisi. birkaç fizik parçası. ve tam olarak da biyoloji. fareler içimizde yaşamaya karar verdiklerinde ortalık karışıyor.

fare aç.
fare dikkatli.
fare tedirgin.
fare keyfime kahya.
fare dakik.

fare acıkır.
dikkat, farenin olmazsa olmazı.
fare ölmek istemiyor.
fare, öldürmek istiyor. yemek istiyor. gönül rahatlığıyla uyumak istiyor.
fare ne zaman nerede olacağını çok iyi biliyor.

ve geliyor. tam zamanı. fare zamanı.

dişlerini geçiriyor bir parçaya, kemirişler başlıyor. "hayır fare, ayakkabılarımı kemiremezsin. çıkıp gitmelisin. ve bu süpürge birazdan kafana inmeyi hedefliyor." ama fare dikkatli; fark ediyor, kaçıyor. ve fare artık tedirgin; tırmanmak, yüzeyde olmak istiyor. "ah, uzanamayacağım kadar yukarıdasın artık ve beni tedirgin ediyorsun." fare bir süre sessiz, ortalığın yatışmasını bekliyor. ne zaman ki zehirli bir dilim peynirle karşılaşmayacağını anlıyor, işte o zaman, fare zamanı. tedirginlik uçucudur. farenin en iyi bildiği şey belki de. tedirginlik bir insana aitse, uçucudur. zaten çoğu da yersizdir. ama fare bu konuda usta. yersiz tedirginlikler farenin en büyük alayı, eğlencesi. hayır fare, eminim ki o şapkayı da kemiremezsin ama seni bir gören yoksa neden aç karnını doyurmayasın? şapkanın içi tam senlik. fareyi duyan yok. ve şimdi, fare bir kimyasal.

-kemirmeler-

saklan fare! birileri geliyor.
şapkanın ortası delik. şapka kalkıyor yavaşça. fare haylaz gözüküyor. ama fare aç. belki de artık tok. kesin olan, fare artık tedirgin.

fare ev sahibini deliye çevirmiş. kimi zaman dikilmiş, lıkır lıkır serotonin içmiş. kimi zaman dopamini fazla kaçırmış, kusmuş içindekini. kimi zaman uyumuş, düzeni getirmiş. ne fark eder, düzen daimi olmadıktan sonra. sahip delirmiş. 

fare yaşlanmaya başlamış ama bu farenin acıkmasına engel değil. yaşlı fare yine karnını doyurmak istemiş.

-kemirmeler-

sahip tedirgin.

ölmüş fare kuytu bir köşede. sahip hala tedirgin. 

fare dakik. nereye saklandığını arayan sahibinin tam önünde! leşiyle. sahip hala tedirgin.

fare bir düzen getirmiş çoktan, sözlük anlamıyla alakası olmayan bir düzen. düzensizliğin ta kendisi hatta. düzensizlik düzen oluvermiş. sahip delirmişti çoktan, anlayamazdı. fare öldükten sonra dikkat kesilmiş sahip, her an her yeri kontrol eder olmuş, orada bir fare olduğunu sanar olmuş hep. fare ölmüş. sahip hala tedirgin.

fare keyfime kahya.

ölmüşsün fare, leşini gördüm. tıkırtılarını herkes duyabiliyordu. seni suçlu buluyorlardı fare. ama öldün, şimdi suçlu benim. kavram kargaşası yaşayan benim. paranoya yapan benim. kontrol delisi kesilen benim. ben tedirginim fare. sanırım sen esas şimdi varsın.

-...-

13 Eylül 2012 Perşembe

- içmek, içmek ve içmek istiyorum. kusmak istemiyorum. en azından hatırlamak istemiyorum.

- doğumgünü memnuniyetsizliğinin adı batsın. o kadar uzun isim verilir mi o hisse. zaten hiçbir zaman istediğin gibi geçmeyecek bir gün, üzerine bir de şapşal şapşal gülümsüyorsun ya, sanki her şey istediğin gibiymiş gibi, kafada dönen "ne üzülecem lan, en azından içecek param var", kendini kandırmalar falan... hastayım senin o hallerine. hele "dünden ne farkı var allaşkına" triplerin... için içini yiyor ağzın kulaklarına yol alır gibi yaparken. başkası bilmiyorsa da ben biliyorum, ne gereği var ben bildikten sonra?

- beynimizin %10'unu kullanıyoruz söylentisi bugün kanıtlansa çok sevinirim. düşünsene bi de hepsini birden kullandığımızı? bu aptallığı taşıyamazdım. en azından kalan %90'a güvenebiliyorsun böyle olursa. buradaki beyin neyi ifade ediyor, bunu anlamayanlarımızdan çok var buralarda. sen anladın, aferin.

- he lan, 23 olucam yarın öbür gün. gerginim. gürgenim benim.

- bir şeye karar veriyorum tamam mı, bu böyle olacak diyorum ve başlıyorum düşünmeye. ben kararı devreye sokacak zamana gelene kadar her şey bitiyor. kafada bitince her yerde bitiyor. o öyle oldu. onu öyle yaptım. sonuçlarını aldım. ve bitti. kafada kurmak çok kolay. neden o zamanı bekleyeyim? bu yüzden çok yoğunum. dolu bir geçmişim, boş bir geleceğim var. astronotum. ressamım. tesisatçıyım. menejerim. yazarım. newton'ın sarkacıyım. amerika'yım olm ben! daha ne olabilirim, sıkıldım artık. gelecek boş gelecek o yüzden.

- he lan, yirmi üç. yazıyla.

- inançlı insanlara acayip özenir oldum şu sıra. mantığın kabul etmiyor ama onu bile inandığın şeyin bir parçası sayıyorsun. acayip bi güç olmalı oralarda. benim mantığım perdeyi de kabul etmiyor işin kötüsü. perdeye inanmıyorsunuz inşallah?

- 23. sayıyla mı verdin ya rab? rab dediğin kornişin bi parçası. yukarı bakınca acayip inançlı görünüyorsun, öyle deme. 23 dediğinde kimse inançlı görmüyor yoksa. görmese belki daha iyi, görüyor pipetler. sen onlara allah'ın sevgili bi kulusun her zaman. inanç totalden geliyormuş gibi davranıyor pis içi temizler. daha annem olsa şurada, "şeytana uyma" derdi. şeytanın kornişte yeri bile yok. kornişliğinin sadece %10'unu kullanabiliyor o, o da rab. geri kalanı perdeyi taşıyor. bakma sen yine de konuştuğuma. benim inanmam için bilmem gerekiyor. şayet bu hissimi benden alacak olsalar hemen şimdi kurtulmak isterdim. kurtulur ve secde ederdim.

- hayatta cidden tek isteğim yemyeşil bir yerde perende ata ata gezmek sanıyorum. bu yüzden denemeye bile kalkışmayacağım. kolumu kırarım. eminim. sonra istek de kalmayacak hem. bak yine kurdum kafada ve istek kalmadı. kol iki yerinden kırık, alçıda şu an. ama yok işte, bu istek başka, kafada kurmakla giderilmiyor.

- küçükken kendi kendime süpermencilik oynardım. hayır, pelerinsizce. arkadaşlarımı korkutmalarına izin verirdim gece vakti. zaten onlar da korkmak istedikleri için dinlerlerdi o hikayeleri. neyse, bi abla anlatırdı saçma sapan şeyler ve korkarlardı. eve gitme vakti geldiğinde hepsini evlerine götürürdüm. birisi bizim apartmanda bi üst katta oturuyordu. bi kat merdiveni yalnız çıkamayacak kadar korktuğu için onu da evine bırakır öyle gelirdim eve. bi gün ne yaptığına anlam veremediğimiz bi adam sokakta dolaşmaya başladı, bize bi zarar getireceğini ben de anlayabilmiştim. 11 o zamanlar için geç bi saatti. köşe başında oturup konuşurduk her gece. işte yine o gecelerden birisi. korktuklarını söylediler. ben de korkuyordum, korkmuyor değildim ama üzerine gitmeyi seviyordum, bundan haz duyuyordum. neyse. korktuğumuzu belli edince adamın duyduğu hazzı da tahmin edebiliyordum. birden ayağa kalktım ve "köşeye ilk varan kazanır" dedim. ben ayağa kalkarken kalkıyordu zaten onlar da ayrılmak istemediklerinden dolayı. önümden koşmalarına izin vermiştim. bi süre başka bi sokakta oyalanıp döndük. adam artık yoktu. koşarken duyduğum "kurtardın kızım bizi" lafı nedense aklımda önemli bir yerde duruyor o günden beri. sanırım gerçekten kurtarmıştım, unutmama sebebim bu olabilir. korktuğunda aklını unutmamalısın. aklımı aldın diyorsun ama kimse senin aklını almıyor, emin ol. akıllı olduğuna inandıracak kadar güzel çalışıyor o sırada. 23 de büyük bir yaştı tabii o zamanlar.

- kestane gürgen palamut şarkısı çok hüzünlü gelirdi. nasıl heyecanla okunduğuna anlam veremezdim. şimdi de farklı değil. üç koca yalnız; kestane, gürgen ve palamut. altı yaprak, üstü bulut olsa ne olur.

- the man from earth'ten bir soru var bir de aklımda. "could you love me?" bu soruyu sorabileceğin yer sınırlıdır. diyeceksin ki filmdeki diğer soruları sık sorabiliyor musun sanki, ama bu başka. buna da ne diyeceğini biliyorum. neyse, başka bir şey konuşsak daha iyi galiba.

- 24 yaşımda bir trafik kazasında ölecektim. sonumu böyle yazmıştı hayali ve bir hayli fazla olan bir arkadaş. trafik kazasında ölebilecek son insanlardandım o zamanlar. şimdi yaş 23 olacakken, evet, trafik kazasında ölebilirim. benim bu kayıplarımı pek kimse anlamayacak. dikkatini kaybediyorsun, becerini kaybediyorsun. süpermenliğini bile kaybediyorsun. bunlar senin elinde derdim hep kendime. o yüzden acıtıyor beni. ama dur, daha marduk gelecek.

- bu gece üşümeyeceğim, söz. şimdi ayaklarım üşüyor ama uyurken önlemimi alacağım. söz.

- yakınmak genlerimizde var?

- 23 şu renkte bir yaş bana kalırsa: link
ben onu mora boyayayım izninle. sabahın 5'inde, evet.

11 Eylül 2012 Salı

pirinçli başlık

durduğu yerde duramamak, kabına sığamamak, vs. heyecanı çağrıştırıyor değil mi? malesef huzurun kaçıp gittiği bir yerden bu görüntüler. "az insan, çok huzur." yazılı kapak resmi kullanıp da 453 arkadaşı olan bir facebook insanı gördüm dün gece. zavallı, ne kadar da huzursuz olmalı. 453 pirinci olsa bu kadar huzursuz olmazdı tahminimce. bilmiyorum neden, sayının azlığı veya çokluğu devreye girdi mi benim aklım pirinç ve pilavdan ibaret. 453 insandan bir tabak pilav da çıkmaz ayrıca. pirinci seviyorum. sevdiğim her ne varsa onlardan uzak durmak da birinci kuralım oluyor sanırım. bilmiyorum neden. biliyorum neden. pirinçleri pilav yaparsan her türlü kaybedersin. pirinç anlam kazanır ama bundan sonra ortalıkta pirincin lafı dahi geçmez, pilav vardır artık. pilavı yiyerek biterebilirsin, yemesen bozulup gider, her şekilde pilav da yok olur. e ama ben pirinci seviyordum? sevgi tahminimce pilav yapmak değildir. yaptığın pilavı keyifle yemek? hiç değildir. pirinci uzun süre saklayabilirsin. sonra böcekler gelir ve pirinçlerin içine eder. ben bu görüntüden hoşlanıyorum. sonra elin tiksinerek o pirinç kabına gider. pirinç kabı olduğunca çöpe doğru yol alır. mutfaktaki çöp bir başka çöpün yolunu tutar ve o da başka bir çöpün yolunu. nereye gittiğini dahi bilmezsin böceklerin ve içine ettikleri pirinçlerin. yediğin pilavın nereye vardığı konusunda bir açıklama yapmama gerek yok sanıyorum? hem pilav değil şimdi konumuz, pirinç. şayet pirinç yok olmak istiyorsa bırak kendi istediği zamanda yok olsun. yani tabii sen pirinci seviyorsan. ve bırak, üzerine iki kamyon laf yağdıracağın böcekler olsun. tesadüfler konusunda evren acayip bir güce sahip; her şeyi üst üste sıralaması, bir şeyi çekti mi diğer her şeyi de çekip gitmesi gibi. söz konusu pirinç olacaksa evrenin en sevdiğim özelliği de bu. deli gibi acıkmış vaziyette eve gelirsin ve o da ne, sevdiğin pirinçlerden başka bir şey yok evde. pilav fikri dönenir durur kafada saatlerce. sonunda resti çeker ve pilav yapmaya karar verirsin. sevdiğin pirinçlerden! ama böcekler gelmiştir. pirinçler böcekleri getirmiştir. evde artık yiyecek hiçbir şey yoktur, daha rahat edersin. bir nevi "dönerse senindir" düşüncesi. ama dikkatini çekerim ki burada her şey kendi kendine oluyor. sen pirinci seviyorsun, o pilav olmak istiyor, ama sen pirinci seviyorsun ve böcekler var ediliyor. sen pirinçlerden bi güzel pilav yapıyorsun, keyifle yiyorsun, üzerine bardak suyunu da içip bir sigara yakıyorsun. pirinç amacına ulaştı. ya sen? sana kalırsa sen de amacına ulaştın. yalnız böcekler bir gün seni bulacak, bundan da şüphen olmasın. kusura bakma, evren böyle. evrenin gücü bu yönde. pirinçlerin yararı var bir şekilde. ve insan pirinç olduğu zaman pilava dönüşüp karın doyurmak istiyor sanırım. ben böyle algılamıyorum. pirinç olsam, pirinç olarak bırakacak sahiplerim olsun isterdim. pilav yapacaklarını hissettiğim vakit böcekleri var ederdim. insanlığım da pirinçliğim de böyle benim. seviyorsan teklifler yağdırmak zorunda değilsin. pilava çevirip iki dakikada tüketmek zorunda değilsin. evren zaten bu yönde güçlü. bu şeffaf, saçma sapan boğumları olan pirinç kabında teklifleri evren yapar, pilav sadece ama sadece senin seçimin.
aklım pirinçten ibaret.

4 Eylül 2012 Salı

akıl azalır ve biter.

yeşil masa lambasını seviyorum. telefonumu seviyorum. bu masanın dağınıklığını seviyorum. küllük geçen günkünden daha iyi; en azından şeffaf, içini görebiliyorum. saymadıklarım bir şey ifade etmiyor. kalem koyacak yeri kalmamış kalemlik, birkaç yüzük, fatura yığını, kağıtlar, metre, koli bandı, yeşil yumak, takvim, 50 kuruş, aseton, kablolar, bileklikler, iki küçük poşet, piller, fırça, anahtarlarım, çakmak, iki paket sigara, pamuk, boncuk paketleri... dünya bu masa kadar. varsa yoksa yeşil bir masa lambası. telefonumu bunlara dahil etmiyorum; biliyorsun, o sahiplendiğim bir şey. yeşil masa lambası ve dağınıklık. ve kıyaslar. dünya bu kadar. gerisi bir şey ifade etmiyor.

çocukken güzelliği anlayamazsın. kavrayamazsın. güzeldir, ama öyle olması gerekmez midir zaten? çok güzeldir, geçip gitmiş demektir. akıl çocukluktadır. çocukken aklı anlayamazsın. kavramayazsın. her şey yeşil masa lambasıdır. sonra biraz dağılır ortalık ve kıyaslar başlar. aklı kavramışsındır, çocukluk geçip gitmiş demektir. şüphe duymadığın şeyler seni rahatsız etmez. farkında olmadığın şeyler için şüphe duymazsın. belki biraz farkında olmayışın şüphelendirebilir. ne fark eder, geçip gitmiştir o zaman. akıl çocukta şüphe uyandırmaz. güzellik çocukta şüphe uyandırmaz.

zevk ne büyük kelime. tat. his. ne olursa olsun, koluna baltayı vurduklarında canın acır. inan ki koluna ve baltaya bakakalmak büyük bir acı. çığlık atmak bir tepkidir, peki ya bakakalmak? hayatta en yoğun hissim hissizliğim. kaybettiklerime de üzüldüm, kazandıklarıma da sevindim, çeşitli şeyler hep hissediyorum ama bu hissizlik hissi... yeşil masa lambası... bu masada olmasaydı şayet, hiç de umrum olmazdı. bu durumda masadaki varlığı da umrumda sayılmaz. dünya bu masa kadar. seni tanımasaydım şayet, umrum olmazdın. bu durumda hayatımdaki varlığın da umrumda sayılmaz. eğer senin bakış açına uyamıyorsam; üzgünüm, bu benim en yoğun hissim. eğer bakış açına uyamıyorsam, üzüntüyü hissedebilirsin. bana bırakırsan, üzgün değilim. bazı şeyler kelimedir sadece, sizin için konuşuyorum. bazen her şey kelime oluyor, kendim için konuşuyorum. sizin yüzünüzdendir ki hissizliğim hislerimi doğuruyor. öfke duyuyorum, üzüntü duyuyorum, acıyorum... tüm bu hisler hissizliğime. rutine binmiş hayatların gözlerinde parıltı görüyorum bazen. kim bilir ne için. ama var mı, var. orada his var. orada alınan tat var. orada duyulan zevk var. anlam aramak öyle bir hastalık ki bazen insanların gözlerini parıl parıl yapıyor. anlam arıyorsan bulabilirsin de, bu sorun değil. sorun olan anlamı bulamamak da değil, anlamı aramak. hiç dedin mi kendine, "niye anlam arıyorum" diye? anlam aramakta bile anlam arıyorsun. saçlarını yolduruyor belki, belki çaresiz kılıyor, belki ağlatıyor. farkına varamayacağın kadar zavallı kılıyor seni. bu ölümcül bir hastalık. aklın yetmiyor, değil mi? yetse her şeyin bir anlamı olurdu. akıl, azalır ve biter.

her yaştan insanlar görünüyor, çocuklar da var aralarında. bu bazen kabus gibi görünüyor. uyanıkken uyanamazsın, kabus devam ediyor. ben devam edemeyeceğimi biliyorum, devam edemeyeceğimi kabulleniyorum. bu yüzden de devam etmiyormuşum gibi algılıyorum. arada aynaya bakıyorum, değişik görünüyorum her seferinde. algım gerçeğe karşı oynuyor. bu oyuna da devam edemeyeceğimi biliyorum. hissetseydim, buna bir son verebilirdim ki zamanında sonlandırmaya da çalışmıştım. artık hissedemediğim için, devam ediyor olmak umrumda değil. sonlar sizi üzüyor. bende bulunmasa da sizdeki hislere önem veriyorum. üzmek insanı kötü kılıyor. hissizliğim kötü ama beni kötü bilmenizi istemem. elimde olsa tüm hislerinize ortak olmak isterdim çünkü. şimdilik sadece umrumda değil.