28 Ocak 2011 Cuma

... konuşsana diye bağırdı sonra, yalvarır ses tonuyla. konuşmamakta ısrarcıydı. kadın sustu, adam söylendi. kadın sustu, nihayetinde adam da sustu. usulca paltosuna uzandı, sigarasını yaktı, paketi cebine attı ve kapıyı kapattı.

kadın yalnızdı. kadın, yalnızlıklara alışıktı. kimi mutlu zamanlarını yalnızlığıyla baş etmeye çalışırken yaşamıştı. yaptıklarından utanmıştı. yapanların, söyleyenlerin, görmezden gelinenlerin yerine de utanmıştı zaman zaman. işittiği sözlerdi genelde kalbini kıran, hassastı. "konuşmayacağım" yemini vardı yıllardan beri. bu, herkesin bildiğiydi. oysa kadın hiç yemin etmemişti. en kötü anlarında bile konuşmak için can atıyordu. ne uygun kelimeyi bulabiliyordu ne de ne anlatmak istediğini seçebiliyordu. bir dinleyen bulduğu zamanlarda bir uçtan başlıyordu anlatmaya. cümleler çoğaldıkça anlıyordu ki anlattığı, anlatmak istediğinin yanına bile varmıyor. durumu fark edince neyse diyor, öyle işte diyor ve karşısındakini dinlemeye koyuluyordu. her şeyi bir çırpıda açık ve net anlatan insanlar tanımıştı. her seferinde özenmiş ama yine yine susup kalmayı kendisine iş haline getirmiş gibiydi. kendi kendine de bağırıyordu oysa, konuşsana diye yalvarır ses tonuyla. bu susuşların bir gün başına yersiz dertler açacağını da biliyordu. bu yüzden bir an önce konuşmayı öğrenmeliydi, konuşacağı zamanı bilmeliydi. kendisine ne kadar söz verdiyse de başaramadı. her isteği suskunlukla son buldu. yine de çekinmedi söz vermekten. "konuşacağım" dedi, "konuşacağım" dedi... cümleler çoğaldıkça konu dağıldı. sanki tek bildiği bilmiyorum'du. zamanla bilmiyorum demek yerine de susmayı tercih etti.

söylemek istediklerini planladı bir müddet. konuşma sırası gelince, hiçbir şey istediği gibi olmayacağından adı gibi emindi. daha önce yüzlerce kez denemişti çünkü böylesini. başka çözümler aradı. konuşsa her şey çok başka olacaktı hayatında, farkındaydı. düşünmekten ağrıyan başını duvara yasladı ve suskunluğuna daldı.
"sessizlik de ağrıtır mı insanın başını?"

24 Ocak 2011 Pazartesi

eldeki yokluğundan değil isteyiş. özenmekten, hayranlıktan, büyük görmelerden, önemli saymalardan... 'olsaydı' düşüncelerinin güzelliğinden.

elde etmeyi istemek değil isteyiş. sadece istemek; almayı düşünmeden, verilmesini beklemeden, var veya yok oluşunu düşünmeden. güzel olan, düşünmesi.

istemek, elde edememenin sonucu. öyle büyük değilim, öyle güzel değilim, öyle önemli değilim. isteğim bana, öyle büyük ki.. öyle güzel, öyle önemli ki..

ve birisi çıkıp sürpriz yapmak için doğum günümü beklemeyi planlıyor, sabredemeyip bir telefon açıyor. heyecanı benden fazla. doğum günüme çok varmış zaten... bu öyle bir şey ki, istemem diyemiyor insan. yıllardır belki de; hayalini kurmuş, gözü dalmış ufuk çizgisine, dalarken düşünmüş, düşündükçe dalmış... sonra durup düşünüyor, demek beni mutlu etmek istiyor, beni neşeli görmek istiyor... anlıyorsun mutluluğunun başkalarına yeteceğini, anlıyorsun ama... neyse diyorsun, bu sevincin bozulmasın. birkaç gün benden mutlusu yok diye bakıyor gözlerin, öyle çıkıyor sesin... alıştıkça varlığa, gözün boş boş dalmaya başlıyor uzaklara. çekiniyorsun bir şey istemekten. istesem diyorsun, kimse bilmeyince de tatlı olmaz ki böyle... kimse "sus artık" diye bakmaz ki gözlerime, heyecanlı heyecanlı anlatırken. istesem, ama anlatmasam kimseye? olmayacak, böyle tatlı olmayacak. ben öyle büyük değilim. ben öyle önemli, öyle güzel değilim. o bana ait gibi duruyorsa da ben ona sahip olacak gibi değilim..

11 Ocak 2011 Salı

yağmurlu bir günden

ilk yağmur değil bu, son da olmayacak takvime bakarsak. güneş birkaç gündür saklıyor kendini. ne ilk yağmur heyecanı var bugün, ne biraz güneş ümidi. koyu bulutlar hızla kayıp gidiyorlar dağıla dağıla. üzerine binmek istediğimiz bembeyaz bulutlardan bir parça bile gözükmüyor. gözlerim ufacık bir mutluluk arıyor. beyaz bulutlarda ısrar etmesine ses etmiyorum. normal bir zaman değil. normal bir zaman olsa, önümde duran pek çok şeye baktığımda bu mutluluğu sağlardım. ses etmiyorum, çünkü önümdekilere baktığımda onları eskitiyorum. gülümsetmiyor, neşelendirmiyor... eskitmekten korkuyorum, çünkü bir taraftan mutluluk kaynaklarımı tüketmiş oluyorum. işin aslı, beyaz bulutları beklerken kendimi eskitiyorum. eskidikçe mutlu olmak zorlaşıyor. henüz bahanem var, "eşyalar eskiyor"...

her şeyin kötü gittiği zamanlarda bu karanlık hava nasıl da kendimi iyi hissetmemi sağlıyordu.. birilerinin mutluluklarını kıskanıyordum. gülüşünü sevdiğim insanlar hep gülsün istiyordum ama ben öyle diplerdeyken bunun hiçbir anlamı olmuyordu. haliyle biraz anlasınlar istiyordum. kıskanmak değildi halbuki, "ben de mutlu olacağım" hırsıydı. mutlu olma konusunda hırs yapılamayacağını bildiğim ve hırsımda ısrar ettiğim için ona kıskançlık diyordum. bugüne kadar beni tanımlamak isteyen kimse de hırslı olduğumdan bahsetmemiştir. çünkü benim hırslarım böyle saçma şeyler için. dişlerimi sıkıp binlerce kez aynı şeyi söylediğimi kimse duymadı çünkü. ciddi bir görüntünün altında pek çok durum olabilir. benimkisi genelde hırstı işte. ya "neden" diye soruyordum ya da "ben de ..." diyordum, "...acağım" diyordum.

psikoloji hemen değişiyor. uyku hali üzerime biniyor. gereksiz bir can sıkıntısı... beyaz bir bulut olsun belirmiyor. gökyüzü mü eskiyor?