- bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
- bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
- her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
- -bir ceset gibi- gömülü kalbim.
- aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
- yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
- kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
- boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
- yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
- bu şehir arkandan gelecektir.
- sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
- aynı mahallede kocayacaksın;
- aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
- dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
- başka bir şey umma-
- ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
- öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.
en zayıf noktamın dile getirilmiş en güzel hali bu da. küçükken yanılgısına çok düşerdim. büyüyecektim, okuyacaktım, gezecektim, iş sahibi olup fazla fazla da kazanacaktım ve yine gezecektim. okumak için gideceğim şehir bile beni farklı kılacaktı sözüm ona. ben küçükken de öyle çok umutlu bir insan değildim. her işim karşılıksız olur, kimseden de bir şey bekleme ihtiyacı duymazdım. "yaratan" kavramım da farklıydı tabii, aramızda hallederdik halledilecekleri. tüm kalbimle istediğim bir şey varsaydı, sanırım bağlılıktı. çünkü o zaman da kopup gitmeye, ayrışmaya, geride durmaya meyilliydim ben. yani bir çocuk tanrıyla arasında böyle bir ilişki kurabiliyorsa başka bir açıklamaya ihtiyaç kalmıyor zaten. zamanla, gerçekleşmeyen dileklerim çoğaldıkça, küstüm ben de tanrıma. hayata bağlı kalmayı dilemek suç değildi, gerçekleştirilemeyecek bir şey değildi, kötü bir şey hiç değildi. çok bilirim yatağımda içlene içlene ağlarken bunun için yalvardığımı. büyüdükçe insanlar koymaya çalıştım kilit noktalara. orada sabit duran bir şeylere ihtiyacım olurdu. ne yazık ki insanlar o kadar sabit kalamadı. bu sefer hayallerimi koymaya başladım kilit noktalara. onlar sabitti. ihtiyacım olduğunda birinden birine koşar, orada zamanımı harcar, gerisin geriye dönerdim kaldığım yere bir daha. bir gün hayallerimin içine bir insanı kattım, cazipti başlarda. ama insanlar sabit değildi, öğrenmiştim halbuki bunu. sonra bu kilit noktalar öylece kaldılar. oralara bir şeyler yerleştiremediğim sürece yapabileceğim bir şey kalmadı. sanki ev inşa edecekmişim gibi, koca koca kolonlar aradım ben hep. kolonlar olmadan da bir haltı beceremedim. işin kötüsü benim bu kilit noktalar mumdan yapılmış. keşfedince ışığında çok oturdum ben bu mumların. yaktım, yaktım, yaktım... eriyip gidebilirdi de sorun değildi, pes etmiştim çünkü artık. şimdi benim bu kilit noktalarım birer göçük halinde. kolonları dikemedim ama kuyuları açtım bir güzel. manevi anlamda kendi kendine bu kadar yetemeyen birisi daha varsa şayet onunla yarışmak isterim. ne bileyim, belki kazanacağım ödül mum olur hiç değilse. gem vurulamaz bir gitme isteği... bir şeyler değiştiğinde kendimizin de değişeceği inancı... bunlar da yok artık biliyor musun. ne zaman ki bu duyguların arasına girsem bu şiir çıkageliyor aklıma. bir şey yapmak zorunda değilsin diyorum kendime ama kime diyorum, kimse oralı olmuyor. bulunduğum yerde büzüşe büzüşe kaplayabileceğim en küçük alanı belirlemeye çalışıyorum. ne yaptığımı fark edince de bir gerinme hali... diyorum adam yazmış, yaşamış ve şu an hangi toprağın altında kim bilir. sonra kafamı bir sokuyorum bu kuyulardan birine... ölmek için yaşamaya dönüşüyor benimkisi. devekuşu tasvirlerini bu yüzden seviyorum. kafasını toprağa gömmüş bir devekuşunun aklından neler geçiyorsa benimkiler de farklı olmuyor. ve hayata karşı tek bağlılığımın bu olması... onun da bir tasvirden ibaret olması... zaman çok fena dürtüyor.