27 Ocak 2013 Pazar

bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
başka bir şey umma-
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

en zayıf noktamın dile getirilmiş en güzel hali bu da. küçükken yanılgısına çok düşerdim. büyüyecektim, okuyacaktım, gezecektim, iş sahibi olup fazla fazla da kazanacaktım ve yine gezecektim. okumak için gideceğim şehir bile beni farklı kılacaktı sözüm ona. ben küçükken de öyle çok umutlu bir insan değildim. her işim karşılıksız olur, kimseden de bir şey bekleme ihtiyacı duymazdım. "yaratan" kavramım da farklıydı tabii, aramızda hallederdik halledilecekleri. tüm kalbimle istediğim bir şey varsaydı, sanırım bağlılıktı. çünkü o zaman da kopup gitmeye, ayrışmaya, geride durmaya meyilliydim ben. yani bir çocuk tanrıyla arasında böyle bir ilişki kurabiliyorsa başka bir açıklamaya ihtiyaç kalmıyor zaten. zamanla, gerçekleşmeyen dileklerim çoğaldıkça, küstüm ben de tanrıma. hayata bağlı kalmayı dilemek suç değildi, gerçekleştirilemeyecek bir şey değildi, kötü bir şey hiç değildi. çok bilirim yatağımda içlene içlene ağlarken bunun için yalvardığımı. büyüdükçe insanlar koymaya çalıştım kilit noktalara. orada sabit duran bir şeylere ihtiyacım olurdu. ne yazık ki insanlar o kadar sabit kalamadı. bu sefer hayallerimi koymaya başladım kilit noktalara. onlar sabitti. ihtiyacım olduğunda birinden birine koşar, orada zamanımı harcar, gerisin geriye dönerdim kaldığım yere bir daha. bir gün hayallerimin içine bir insanı kattım, cazipti başlarda. ama insanlar sabit değildi, öğrenmiştim halbuki bunu. sonra bu kilit noktalar öylece kaldılar. oralara bir şeyler yerleştiremediğim sürece yapabileceğim bir şey kalmadı. sanki ev inşa edecekmişim gibi, koca koca kolonlar aradım ben hep. kolonlar olmadan da bir haltı beceremedim. işin kötüsü benim bu kilit noktalar mumdan yapılmış. keşfedince ışığında çok oturdum ben bu mumların. yaktım, yaktım, yaktım... eriyip gidebilirdi de sorun değildi, pes etmiştim çünkü artık. şimdi benim bu kilit noktalarım birer göçük halinde. kolonları dikemedim ama kuyuları açtım bir güzel. manevi anlamda kendi kendine bu kadar yetemeyen birisi daha varsa şayet onunla yarışmak isterim. ne bileyim, belki kazanacağım ödül mum olur hiç değilse. gem vurulamaz bir gitme isteği... bir şeyler değiştiğinde kendimizin de değişeceği inancı... bunlar da yok artık biliyor musun. ne zaman ki bu duyguların arasına girsem bu şiir çıkageliyor aklıma. bir şey yapmak zorunda değilsin diyorum kendime ama kime diyorum, kimse oralı olmuyor. bulunduğum yerde büzüşe büzüşe kaplayabileceğim en küçük alanı belirlemeye çalışıyorum. ne yaptığımı fark edince de bir gerinme hali... diyorum adam yazmış, yaşamış ve şu an hangi toprağın altında kim bilir. sonra kafamı bir sokuyorum bu kuyulardan birine... ölmek için yaşamaya dönüşüyor benimkisi. devekuşu tasvirlerini bu yüzden seviyorum. kafasını toprağa gömmüş bir devekuşunun aklından neler geçiyorsa benimkiler de farklı olmuyor. ve hayata karşı tek bağlılığımın bu olması... onun da bir tasvirden ibaret olması... zaman çok fena dürtüyor.

22 Ocak 2013 Salı

şayet her şeyin teorisi diye bir teori var olacaksa sonsuzluğu kapsayacağına şüphem yok.

bu ani girişi yaptıktan sonra devam etmemin bence hiçbir sakıncası yok. aşağıda öküzce yazdığım satırları bile unutturur yani şu giriş.

sonsuzluk nedir? sonsuzluk nereden baktığına göre değişkenlik gösterecek tanımlara sahip bir kelimedir. bu bir kere cebimizde, sonsuzluk göreli bir kavramdır. uzunluk olabilir, zaman olabilir, vs. vs. kısaca boyutlara özgü bir kavram diyebiliriz. ve bu görelilik teorisi, iş maddenin küçük parçalarına geldiğinde sökmüyor biliyoruz ki. ama her şeyin teorisi diye bir teori var olacaksa, bu teori görelilik dahil her ama her şeyi kapsar durumda olmalı. -'kapsar' doğru kelime olmayabilir.- yani şu gün şartlarıyla gözlemlenmesi imkansız olan parçacıklar günü geldiğinde bir gezegen büyüklüğünde belki, gözlemlenebilir şeyler olmalı diye düşünüyorum. ve bence burada yapılan ilk hata, parçacığın da parçağına kadar inmekte. günümüz şartlarıyla gözlemlenemeyecek küçüklükte şeylerden bahsederken fikir yürütmek anca kişinin hayal gücüne bağlıdır. sonuçta her şeyi kapsayan bir şeyden bahsedeceksek geneli yeterince gözlemlemeden detaya inmeye çalışmak, detayda ne olduğunu bulmaya çalışmak saçmalık bana kalırsa. ha bitirdim bütün bilimadamlarının kariyerini şu anda. 70 milyon da beni okuyor. (70 milyon insanın her birinin bir ağzı ve iki kulağı olduğunu düşünürsek mars'taki oturan adam figürüne kadar ulaşabiliriz bence. mars'ta su var mı sahi? buldular mı, bulamadılar mı, bi karar verin lan. bak ben ne güzel oturduğum yerden diyorum ki yaptığınız saçmalık. zor mu yani bu kadar, yapmayın etmeyin.) mesela bir yemek masası, üzerinde tabağı-çanağı, sürahisi, ne bileyim bol ekşili salatasına kadar her şeyi mevcut. (napayım benim hayal gücü anca böyle, eşyayla. çok zorlarsam da hayvana bitkiye geçebiliyorum, idare et.) sen bu masa için bir şey söyleyecek olsan gidip de masa örtüsünün altındaki ahşap yüzeyin enteresan şekli için mi bir şeyler söylersin? ya da ne bileyim, masa örtüsünün dokunduğu ipin ne cins olduğundan mı bahsedersin? yani böyle yapsan ben seni dinlemem, açık açık söylüyorum. o yüzden böyle bir parçacığın peşine düşüp de "oo hadi iyiyiz, sonunda öyle bi teori bulucaz ki her şeyi açıklayacak" falan, beni böyle ikna edemezler. galaksi benim etrafımda dönüyor, sen ne diyorsun.

henüz görelilik esasken atom vardı. proton, elektron derken bunlar hızını alamadılar bir türlü, çoğaldılar da çoğaldılar. şu an başlarda atom dediğimiz o şeye sicim deniyor bildiğim kadarıyla. 10^-20 mm'den bahsediyorlar. yine bana kalırsa, milimetre hesabında olmaları da şaşırtıcı. mesela bir karınca benim serçe parmağımı bile barındıramayacağım kadar küçük bir alanda her türlü aktivitesini yapabilir. ama adamlar tutturmuş bi kere, gözlemleyecez allah gözlemleyecez. yani göremeyeceğin kadar küçük bir şeyi görmeye çalışıyorsan şişe dibi gözlükler tek seçeneğin olmamalı. bu sicimlerin varlığı dalgalar yoluyla kanıtlanabiliyor ve yaydıkları titreşimler sonucu maddeyi oluşturdukları öne sürülüyor. demem o ki, sen masadaki çatala da baksan, masa örtüsünün ipine de baksan, yüzeyin enteresan şekline de baksan, senin gördüğün sicimler. ve buraya girişimizi tekrar hatırlatıyorum, "her şeyin teorisi".

peki böyle bir teorinin sonsuzluğu kapsaması ne demek, oraya gelelim. aslında bahsettiğim sadece bir tane sonsuzluk değil, sonsuz sonsuzluk. bahsi geçen 11 boyutta da sonsuzluk. matruşka güzel bir örnek mesela. en küçüğünün içine sicime varacak boyutlarda kim bilir kaç tane daha sığdırılabilir. aynı şekilde, en büyüğünün üzerine geçecek, sonunda devasa boyutlara ulaşacak bir matruşka yapılabilir. peki ya en büyük matruşkanın dışında ne olacak? hadi diyelim ki sicimi gözlemledik, sonrası ne olacak? ve bu devasa matruşka, pek çok devasa matruşkayı barındıran artık devden de öte bir matruşkanın içinde sicim kadar kalacaksa? görelilik hükmünü sürmeye devam edecek bu durumda. evren giderek genişliyorsa evrenin dışında bizi bekleyen bir şeyler olmalı. şayet evrenin genişleme sebebi başka bir evrenden evrenimize sızan yerçekimi kuvvetiyse, valla ne yalan söyleyeyim ben bile buna oturduğum yerden bir şey diyemiyorum. erke dönergecinin yerçekimi kuvveti üretenini yapmışlar herhalde o evrende. ama işte kim yapmış? gidip görmeden zor bu işler. belgrad'a gidip tesla babanın mezarını bi ziyaret etmek farz oldu artık.

10 Ocak 2013 Perşembe

gözlerimi kaybetmek üzereyim.
uzaklar yakın olmaz hiçbir zaman.
avunan aklınsa, gözlerin görmese de olur.

bilinmeyen bir adamın uykusunda...
yoksa kendi uyanıklığın mı bu?
uykular uyutur.

en çok "köpek olmak" istemezdim.
cümle cümleye benzemese ne,
anlattığına inandıktan sonra.

çamaşır makinesi sigara içse
koşa koşa gelirdiniz, biliyorum.
kandırmış olamaz mıyım?

inanmak... avutmak aklı.
yürek bunun neresinde?
gözlerini kaybetsen ne çıkar?

aklını aldırmış bir tanıdık.
delirmek istemezmiş.
unutturma, ayaklarımı yiyeceğim.

sarı öküzün boynuzları...
biz öldük,
öküz ölmedi.

okumakla dolmaz akıl.
aslı okumamak değil midir?
kuru akıl dolması.

keke şeker atmasam anlarsın.
ama anlatmasam hakkımı,
işte, anlamıyorsun.

ekmeğin kabuğu damağına battığında
kırmızı başlıklı kız hep aynı şeyi yapacak.
sen sıkılmıyor musun sahi?

tekerlek, kibrit, ampul falan değil.
can sıkıntısı bence buluş.
nesi bu kadar anormal?

çamaşırın suyunu sıktın,
silkeledin, mandalla tutturdun.
bakalım ip taşıyacak mı, o var.

8 Ocak 2013 Salı

sarılıktan ayrılmıştık. zaten içerisi gri tonlarından ibaretti. camlarda kıpırdamayan damlaların arkasından bakıyordum dışarıya. bazen başka bir taksiyle yan yana geliyor ve dışarıdan nasıl göründüğümüzü inceliyordum. hiç denk gelmiyordu ki bizim gibisi. damlaların ardından ve damla olmayan yerlerin ardından nasıl göründüğümüzü inceliyordum bu yüzden. renkler sabit kalmıyordu. taksi sarıydı ama bugün hava bulutlu ve yağışlı. gece taksinin de rengini değiştirecekti, düşüncelerim gibi. havann yağışlı olması huzur veriyordu bir yandan da. çünkü bana sorarsan renkler sadece böyle havalarda güzel. ayrıca gece gökyüzüne indiğinde şimşekler birer iz bırakacaktı. yıldızlar çabuk kayar, doya doya seyredemezsin. yine de taksinin rengi değişecekti. biz de değişecektik. montuna sigara kokusu sinmiş, elleri nasırlanmış ama hala üşüyebilen bir şofördü hep taksici. durgunluk ürkütüyordu anlamadığım biçimde. oysa kimseye bir zarar vermeyeceğimin göstergesiydi benim için. dirseklerimi kırıp cama yaslamış, çenemi de kollarıma yaslamış vaziyette yanımızdaki taksiyi incelerken nasıl bu kadar ürkütücü olabiliyordum? alışmıştım. genelde beni garip buluyorlardı. halbuki beni garipleştiren çoğu zaman onların tavırlarıydı. sanırım birbirimizi besliyorduk. içten gri dıştan sarı bir kapıyı kapatmaya çalışırken ayaklarım asfaltın su birikmiş kısmındaydı. arabaların kapısını dışarıdan kapatmayı hiçbir zaman sevemedim. bir dünyayı kendime kapatır gibi. belli süre içinde bulunduğum, içinden henüz ayrıldığım bir dünyanın kapısını çat diye kapatır gibi. ben böyle bir insan değilimdir. ve taksi hemen uzaklaşmaya niyetlenir. soğuk kapıdan sonra huzursuzluğumu tetikleyen şeylerden birisi de buydu. bir kapıyı kapatmış ve tutulacak bir kolu olmayan başka bir kapıya yanaşmıştık. normalde böyle bir şeye kapı demezsiniz. ama o kolonların altından geçtikten sonra hava öyle değişiyor ki ister istemez kabul ediyorsun onun kapı olduğunu. gürültülerin arasında kulaklarımı tırmalayan sadece sessizlikti. önümdeki koca binalarda sadece dert olduğunu düşünüyordum, derman aradıklarını hiçe sayarak. reçeteler benim garipliğimi geçirmiyordu. ve bir reçete yazmak bile dertti bazen, yeri geldiğinde. hastanelerin kütle halinde olması havayı her şeyden soğuk yapıyordu. büyük bir kapının ardından klima sıcağına çarpıyorduk, sanırım ortama ısınmak için. fayanslara ıslak botlarımla basmak hoşuma gitmiyordu. annemin elindeki kağıtlar benim sınav kağıtlarımdan daha önemli duruyordu. sınav kağıtlarımdan bu nitelikte bir belge çıkmazdı. kağıtların ağırlığı yoruyordu beni, taşıyan annem olmasına rağmen. insanlar sabit durmuyordu ama kalabalık sabitti. hiç tanımadığımız insanların koluna sürtünerek geçip gidiyorduk. bazen sırtımda ittiren bir el hissediyordum. eylemsizlik ilkesinden nefret ederdim öyle anlarda. aslında o kadar kuvvetli olmayan bir eli öylesine kuvvetli hissedebilmek canımı sıkardı. sinirlenirdim ben de. ve bu kimseyi garip yapmazdı. aksine, garipleşen yine ben olurdum. sonunda o kapının önündeki kalabalıkta bir boşluk bulmuştuk kendimize. sıkıştırılmış bir dünyadaydık şimdi. insanlarla iç içeydik ama aramızdaki mesafe ölçülemez derecede fazlaydı her zaman. kapıdan çıkan hasta bakıcıyla aramızdaki mesafe bir karıştı belki burada ama baktığın zaman bir dağın tepesinden dağın eteğindeki bizlere sesleniyordu. bu adamı ne zaman görsem kolumdaki alçıyı keserken kolumu da kesen o adamı hatırlıyorum. "anne kolumu kesiyor" diye tepine tepine ağlarken, "sus kız, çarpıcam şimdi ağzının ortasına. keser miyim kolunu." diye cevap yetiştiren o adamı. ağlıyordum ama canımın acısından ziyade korkumdan ağlıyordum ve ağlamamam gerektiği söyleniyordu. önce acımı korkuyla, sonra da korkumu şiddetle bastırmıştı o adam. yaptığı, masadaki su bardağını devirmek gibiydi. "ah pardon" dediğinde bitip gidecekti onun için. ama ben o gün canımın acısına ağlayamadığım için sonrasında çok çekecektim. bu hasta bakıcının bakışlarında gördüğüm de buydu. yoksa yüzünü hatırlamıyorum o adamın. ve görüntüden ziyade hisler anımsatıyorsa bir şeyi, o zaman daha korkunç oluyor. hakkımda ne düşündüğünü bilmiyordum ama hakkımda düşündüklerini düşündükçe nefret ediyordum. o da zaten bakışlarıyla onaylıyordu benim düşüncelerimi. koridorun sonundaki cama yanaştık bekleyeceğimiz için. taksinin camındaki damlalar yoktu bu camda. eskimiş damlalar vardı, izleri kalmış. hastanedeyken oturmak yerine camdan bakmayı tercih ederdim. insanlara sırtımı dönmüş ve onların neler düşündüğünü görmeyecek durumda olurdum. dışarıdaki insanlar farkımda olmazdı, onlara baktığımı görmezlerdi ve burada ne işleri olduğu alınlarında yazmazdı henüz. ne zaman ki o koca kapıdan girip küçük bir kapının önünde beklemeye geçerlerse o zaman bilebilirsin kimin ne derdi olduğunu. ağaçlardan korkuyordum. manzaranın sağ tarafı korkutucuydu bu yüzden. sol tarafa odaklandığında sağ tarafı görmeyebiliyordun. ben her zaman korkularımın içine dalmayı tercih ederim. ağaçları yenemiyordum. ağaçlardan korktuğum ne alnımda ne de sırtımda yazmıyordu, bunun sayesinde rahatlıyordum biraz. annem kantine gitmeyi teklif etmişti. kantinde tost yemeyi seviyordum ama kantine ulaşana kadar yarıp geçeceğimiz kalabalık için annemi yetersiz buluyordum kendime. bana yol açabiliyordu ama arkamdan ittirecek ele engel olamıyordu. bu yüzden tostun tadına varamazdım. sürekli açılıp kapanan kapıdan gelen hava rahatlatıyor sanırım beni burada. tostun tadına varamasam da karnım doyduğu için ısınıyorum. annem beni mutlu ettiğini düşünüyor. bunu düşünmek benim de hoşuma gidiyor. ne yazık ki o kalabalığı bir daha aşmak zorundayız. sonunda o adam yine kapıda, bu sefer benim adımı okuyor. okunan ad benim adım olsa da annem sanki kendi adı okunmuş gibi sürüklüyor beni de. doktorların mutlu görünümü beni hep rahatsız ediyor. rol yaptıklarını düşünemeyeceğim derecede ciddiler çünkü mutlulukları konusunda. oysa benim aklım kabul etmiyor bir insanın böyle mutlu olabileceğini. bu yüzden doktoruma inanmazdım. bana kurduğu her cümlede gerçekçi olup olmadığını düşünürken inanmak zor oluyor. inanmak için bunu düşünmeme gerek olmamalı diye düşünüyorum. çünkü ben ondan gerçek bir şeyler duymak için burada olduğumu düşünüyorum. "hayal" kabul ettiği dünyamı yıkmak istediğini düşündüğüm için ondan gerçek bir şeyler duyacak olmayı umuyorum. nafile. inatla devam ediyor beni iki arada bir derede bırakmaya. ben biliyorum halbuki, gerçek bu kadar keskin değil. ama o bilmiyor, "hayal" dediği de bu kadar keskin değil. fikir ayrılığımız benim konuşmama engel oluyor yine. çünkü benim sebeplerimi sebepten saymıyor, kendisi ne dese haklı çıkıyor ama anlattıklarımdan başka bir şeyden de haberi olmuyor. yardımı dokunsun istiyorum, bana bir yol çizsin veya çizdiğim yola ışık tutsun istiyorum; yapmıyor. bu yüzden burada bir derman olduğuna inanmıyorum. çıkınca eczaneye gideceğiz, ilaçlarım orada. şimdilik vakit kaybediyoruz. yine bir şeyleri değiştirmeyi beceremediğim için cümlelerimi azaltıyorum. biliyorum ki annemi çağıracak birazdan. odada incelemek istediğim çok şey var. masadaki kalemliği kendime doğru çevirmek istiyorum mesela. kalkıp camdan neresinin göründüğüne bakmak istiyorum. camdan bölmenin desenlerinde elimi gezdirmek istiyorum, desenlerin dizilişini algılamak istiyorum. doktorun ne içtiğini görmek istiyorum. ve etrafta aklıma takılan birçok şey daha. ama sorumluluk bu, doktorun yüzüne bakıp konuşmak zorundayım. endişem bu yüzden beni hiç bırakmadı bu odanın içinde. nihayet annemi çağırıyor. kapıdan çıktığımda doktorun anneme neler söylediğinden çok, annemin ben içerideyken neler yaptığına takılıyor aklım. çünkü o lanet hasta bakıcı burada dikiliyor. yanındaki hemşireyle olur olmadık konuşup duruyorlar. ve korktuğum da, bazen gözlerini sadece bana dikip duruyorlar. kapıdan çıkışım şimdi de öfkeyle olacak. annemin iyi günler dileyişini duyup rahatlıyorum. "bitti işimiz artık, hadi gidelim" diyor genellikle kapıdan çıktığında, kendisi de kurtulmak istermiş gibi. amacımızın aynı olması mutlu ediyor beni. eve dönüş yolu daha kısa sürüyor.

4 Ocak 2013 Cuma

itiraf

arada sorgusuzca yahel dinliyorum.

http://www.djyahel.com/music/album/Super%20Set

hayır böyle şeylerde genelde sorguya geçerim, niye dinliyorum ne buluyorum gibisinden. zaten bu da anca bu şekilde bir itirafa dönüşebilirdi. bu albümün bir yeri var nedense. sorgusunu yapamıyorum.

ha bu arada "lady gaga'yı görsem tanımam" diyordum şunca zamandır. görünce tanımamak mümkün değilmiş ki. geçen televizyonda bir konserine denk geldim, hayır onca isim sayma gereği bile duymadan yapıştırdım "lady gaga!"yı. yine de görsem tanımam, nasıl bi kadındır yarabbi. kadın mıdır, kadınlık bu mudur, yoksa zaten işin kadınlıkla alakası mı yoktur vallahi bilemiyorum. başkaları adına utanmaya devam ediyorum. lady gaga'yla hayata küsüşüm ilk değil zaten. yani zaten olaylara hayata küseyim diye bakarsan çok ballısın.

israilli görsem tanırım.