21 Şubat 2013 Perşembe

istanbul mu? yemişim istanbul'u. ekmek arası istanbul, ekmek arası martıdan da ucuz hem. biraz acısı fazla kaçıyor ama o paraya inan ki o kadar pul biber alamazsın ağzımı yakayım desen.

istanbul dediğin haliç'ten geçen bir otobüstür bana sorarsan. yani ekmek arası istanbul'un tadının en yoğun olduğu yer. hani tekrar tekrar canını istettirecek cinsten. çok mu tatlı? yoo, hiç de bile. gayet acı üstelik. ayrılıkların geçtiği uzunca bir köprü. halbuki elimde güllerle, hediyelerle geçmişliğimde çoktur. ayrılığa ne gül dayanıyor ne de hediye. ne unkapanı köprüsü ne de atatürk köprüsü adı, tam da istanbul. dünyada bir başına kalmış hissederken bir otobüs dolusu insanın üzerine üzerine geldiği bir köprü. nedense her geçişimde kuzenimin söyledikleri aklıma gelir. "burdan geçerken bir şeyler oluyor; sanki yeni uyanmışım gibi, her şey yeni başlıyormuş gibi. baksana manzaraya." benim hissettiğimse yalnızlığın dik alası. ister o gün çok mutlu olayım, fark etmiyor. yine de biliyorum ya, kimisine güzel şeyler hissettiriyor; fasulyeden saymaya çalışıyorum kendimi. bir bakmışsın kuru baklaya dönüşmüşüm çalışırken çalışırken.

hayatımda vardır böyle parmağımla gösterebileceğim istanbul acıları. diyorum ya, acının en tatlı yeri bu köprü. köprüden geçen otobüs. otobüsün içinde bil bakalım kim? dünyanın en umursamaz insanı hissederken kendimi, köşesine sindiğim o koltuk koca bir yabancı ve ben hala ağlamamak için kendimi sıkıyorum. içimden küfürler yağdırıyorum, kendi hayatıma olması gerektiği yerde kimi şoföre kimi yanımda oturan teyzeye kimi de inmeye hazırlanan çifte. sakinleyebilmek için kafamı çevirdiğim cam "meğer bizi bir arada tutan buymuş" diye düşündürüyor. ve o köprü başlıyor... uzaklar... ama önümde bir cam, koşup gitmeme engel. üstelik evim dediğim o kapalı kutuya götürüyor beni. gözlerimi yere dikmekten başka çarem yok. aşağı bakıyorsanız ağlamak daha kolay -lanet olsun ki. özenerek giydiğim kıyafetlerime takılıyor sonra aklım. tek eksiğim suratım. malesef, bu kadar umursamazken onu ekleyemeyeceğim. derdim yüzümden okunuyor muhtemelen. dişlerimi sıkıp acımadan vurasım geliyor yanda dikilen adama. ellerimi pis hissediyorum. köprü bitiyor nihayet ama köprüye kızgınlığım bitmiyor ki. kızdıran köprü mü, yoksa otobüs mü, yoksa terk edilmiş olmak mı? kızgınım, tek bildiğim bu. köprü sanırım aklımı başıma getiriyor. "hayatında hep böyle olacaksın elif, daha niye kasıyorsun ki bu kadar..." yani bu düşünce akıllıcaysa evet köprü aklımı başıma getiriyor. evin kapısını kapatıp vurup kırana kadar öfkeyle devam ediyorum. aptallığına ağlamak zor iş çünkü. aptalığına ağlarken aptallık da yapman gerekmez mi hem? ve belki arkanda bıraktığın bir kendini aptal hisseden daha. ama bilmeyeceksin ki bundan sonra, o ne halde kalmıştı veya ne halde gidiyordu evine... hissettiğinden başkasını bilemeyeceksin. hoş, onun da doğruluğunu bilemeyeceksin. bir deftermiş meğer, kapatıp devam edeceksin. sanki çok rahat gidiyormuşsun gibi bir de defter...

bilmiyorum daha kaç kere yaşayacağım bu anları. yaşaya yaşaya alışacak mıyım ya da, bilmiyorum. iki oluyor. üstelik gecesi gündüzü de yok bu işlerin. hatta aksine gündüz daha ağır geliyor. hava kararmışken karanlığa yorabiliyorsun bazı şeyleri. ama gündüz gözüyle her şey ortada, görmezden gelemiyorsun. ve sonrasında köprü o kadar meraklı ki bu defterleri eşelemeye... aptallık ağlamakla geçmiyor.

14 Şubat 2013 Perşembe

naber?

bugün gerekli ihtiyaçlarımı karşılayabilecek gücüm olsaydı size acımasızlıktan, acımasız insanlardan, acınası hallerden belki, ya da sözlük anlamı dışına çıkan 'acıma'dan bahsedebilirdim. ama bugün içimdeki canavar aç, o yüzden size pet şişeden bahsetmek isterim. ben olmuşum acınası insan, siz hala acımasızlığınızla gelin. ben de size acıyorum bunun için, nasıl çözeceğiz bunu? hoş, çözmek isteyen olarak tekilliğimi koruyor olmalıyım. pet şişe de böyle bir şey esasen. valla bak. kaynar suyu dök şişenin içine, o büzüşür de büzüşür. sen "ehehe" dersin, şişe "anam yandım" der. ama şişeler konuşmazdı, değil mi? hele bi de pet şişe yani, cam olsa yine bi derece. hayat işte, her yerde aynı. sen oradan bakarsın, ben buradan bakarım, arada yer değiştiririz, ortada hep su şişesi.

rüyada pet şişe görmek mesela. ne bileyim bidon görmekten iyidir herhalde. "rüya da sizi yemek için uğraşan bi pet şişeden kaçtığınızı görmek, ..." yani, bi de bidonun kovaladığını düşün? ben şahsen daha çok korkardım. ne zaman rüyamda ahtapot görsem -ki bu daha hiç gerçekleşmemiştir-, sekiz bacaklı bir işe karışacağımı düşünürüm. böyle bir rüyada da şişenin ağzı açık mı-kapalı mı, sanırım buna göre yorum yapardım. ayıptır-aramızda kalsın, bikaç gecedir kabus görebileyim diye yatak içine böyle tuz falan sepeliyorum. yatmadan önce gidip çişimi de yapmıyorum. karnımı tıka basa doyuruyorum falan. yok yani, görebileceğim en korkunç rüya bu şekilde, bi bidonun beni yemeye çalışması. bu aralar biraz şeyim, evet.

ne diyorduk? heh, pet şişe. siz beni dinlemezsiniz de artık. neyse, canınız sağolsun. ben de kulaklarımın sesini dinlemeye çekiliyorum.