13 Mart 2018 Salı

bugün önemli. ne açıdan bilmiyorum ama önemli. çünkü bugün benim saçıma sarı boya değdi! sarı! sarı? cidden sarı.
senelerdir "acaba benim kendi saç rengim daha mı güzeldi?" diye kendime sorup duruyordum. tabii boyalı saçın dibinden gözüken kendi saçım asla güzel görünmüyordu. defalarca karar verdim, son bi saçıma yakın bir renge boyayıp unutayım bu saç boyama işlerini diye. defalarca da o kızıllar aklımı çeldi, bozdum niyetimi. madem cezbeden kızıldı ben de kızıla boyayıp unuturdum bu saç boyama işlerini? bu öneri tüm organlarımca kabul görmüştü, süper fikirdi. derken o saçlar uzadı, uzadı... en son elimde makasla gezdiğim için uzun saçı da özlemiştim farkında olmadan. ve saçlarım uzadıkça makası da özlüyordum büyük bir farkındalıkla. benim bu cesaret kavramıyla başım dertte, hala dertte. ya hiç yok ya da çok var. işte o hiç olmadığı bir zamanıma denk geliyordu uzamış saçlarımdan da sıkıldığımı fark edişim. ama ben bunu denemiştim daha önceden? sevmiştim de bu kesme işini? tecrübeliyim ne de olsa? işte azıcık cesaret olsa o anda ellerim mıknatıs gibi çekecek makası kendine ama yok işte, bi gıdımcık yok. öyleyse hali hazırda cesareti olan birileri olmalı, kuaför. defalarca "emin misin?" diye sorduktan sonra kesmeye başladı uçlardan. ben istiyorum ki bu kadar sabretmişim madem, tüm boyalı kısımlar kesilsin gitsin saçımdan ama yok, kuaför hala: emin misin? kendim kadar kuaförü emin edemediğim için boyadan kurtulamamış orta uzunluktaki saçlarımla da bir müddet yaşamak zorunda kaldım. bu arada, elime bir daha makas almadım. kuaförün emin olduğu uzunluktaki saçlarımı epeyce o uzunlukta korumaya çalıştım. uçlardaki turunculuk azaldıkça içim gidiyordu. başarmama az kalmıştı bir yandan ama bir yandan da bu ben değildim işte. bir gün dışarı çıkıcam, montumu giydim, ayna karşısında saçlarımı düzeltirken, "beyaz mı o?!", "yok ya, ışık yansıyordur", "beyaz gibi de?", "yaaa", "başka da var mı acaba?", "insan neden arkasını göremez ki!"... tuhaf bir duyguymuş insanın saçlarında beyazlarla karşılaşması. sanki o güne kadar hep 18'dim de o gün birden 35 oluvermişim gibi. tabii o tek tel beyazı görünce beyaz ışığın altında, benim bütün kafa beyaz gibi görünmeye başladı gözüme. bir süre ışığın o muazzam güzelliğiyle avuttum kendimi. ikinci tel beyazı keşfetmem de uzun sürmedi. onu da gözlerimin bozukluğuna yoracak oldum ki "siyahı beyaz görecek duruma geleceğine iki tel beyazın olsun" dedim kendime ve tanışmaya karar verdim onlarla. artık her seferinde selamlaşıyoruz. neyse bu kabulleniş henüz sonlanmadı zaten de konumuz başkaydı. onca sabrıma karşılık o iki tel beyazla artık kendi saçlarıma sahiptim. o iki tel beyazı kendi saçıma katamıyordum henüz. o yüzden tamamiyle kendi saçım olmayacağını kabullenmek daha kolay geldi bir anda. ama işin kötüsü, onlardan kurtulamayacaktım ve malesef bunu biliyordum. yine bir zaman da bu şekilde geçip gitti. son birkaç aydır dünyayı kurtarma telaşı sarmışçasına aklım saçlarımda. görüyorum ki saçlarım konusunda bilgeliğe bir adım yaklaşmışım, sabretmeyi öğrenmişim. öğrensem ne, gece gündüz hain planlar düzenliyorum onun haberi olmadan. yapacağım hiçbir şeyin beni memnun etmeyeceğini de biliyorum çünkü sorun saçlarımda değil. şıracının şahidi bozacı onlar. ve son olarak bir şahitlik daha yaptıkları için sanıyorum bugün cezalandırıldılar tarafımca. yalnız keşke her ceza böyle olsa. iki saat saçımın orasından burasından tutamlar ayırıp nereleri boyayacağıma karar verdim. neyle boyayacağımı düşünmedim bile çünkü o an bunu gerektirdi. en son annem saçlarını boyamış, az biraz da boya bırakmıştı dipleri için. sarıyı sevmediğimi bilmeyen var mı? bundan daha güzel ceza mı olur hem? boyadım ve neyle karşılaşacağımı düşünmemeye çalışarak beklemeye koyuldum. sıra geldi yıkamaya. gözüm sürekli aynada. bi yandan sürekli "çok da açılmamış sanki" diyerek kendimi rahatlatıyorum ama kuruyunca ne olacak merakı var öbür yandan da. sıra kurutmaya da geldi sonunda. kurutuyorum kurutuyorum yok bir şey. saçım birkaç saat önce nasılsaydı yine aynı. az daha tutuyorum kurutma makinasını kuruduğunu bile bile. yok, aynı. boynumdaki kızarıklığa elim gittiğinde fark ediyorum ki az daha tutarsam yanıp kalıcam. eviriyorum çeviriyorum saç aynı saç. şimdi hangi gerçekle yüzleşmem gerektiğini bilemiyorum açıkçası. saçlarımın sarı olması gerçeği güzel ceza ama bu şu durumda dimyat'a pirince giderken eldeki bulgurdan olmak gibi bir şey. makas bana nasıl göz kırpıyor şu anda, anlatamam. iki tel beyazımsa hala beyaz. mor ötesinde de baksan, beyaz yani. bu durumda da sarı ve siyah ayrımı yapamayan gözlerim kalıyor ortalıkta. benim bir şekilde ağlamam lazım.

24 Eylül 2017 Pazar

aklım karışıyor. aklım zaten her şeye otomatikman karışıyor ama bu sefer farklı.
şüphe. bilinmeyen her detayda gizli.
korku. alışılmışın dışına çıkamamak en büyük korku. milyonlarca farklılık içerirken aynı sonlara doğru yol alması hayatın. alıştık. sanki çok gücümüz varmışçasına farklı sonlar istemek artık. nasıl bir istekse, bir 'son' bile istememek hatta. öylesine alıştık. öylesine korkuyoruz. öylesine...
sevgi ölesiye masum yine de. ellerimden taşıyor. taşıyor, yer gök sevgi oluyor da ellerimdekiler tükenmiyor.
özlemek. türkçe'nin bir hatası kabul ediyorum bu fiili. özlemek asla tek taraflı olmamalı bence, özleşmek olsun onun adı. kendi kendime konuştuğum gibi kendi kendime de özleşirim yeri geldiğinde. yeter ki tek taraflı bir eylem gibi hissettirmesin kendini.
kalbim de karışıyor neticede. kalbim zaten bu işin sorumlusu, en yetkili kişisi; karışmazsa olmaz ama şimdi o da farklı karışıyor sanki.

ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi bilmiyorum. aslında sorun bu bilinmezlik değil. aynı anda birbiriyle çakışan, zıt yöne giden düşüncelerin ve hislerin arasında kesişim noktası olmak sorun olan. bu hislerin-düşüncelerin hangilerine kucak açmam gerektiği belirsizliği sorun olan. alışılmış yolları yürümekten sıkıldığıma cazip geliyor kalbimden geçen bazı hisler. sanki önümde üç dolu bardak var, ikisi su birisi asit dolu. gidip asit dolu olanı dökmek gibi ellerime. kucaklarsam bu hisleri canım acıyacak yani. ve bir şekilde -muhtemelen zamanla- aynı sonlara doğru yol alacak. canım acıdığıyla kalacak. o kadar çok acı var ki hangisine bağışıklık geliştireceğini şaşırmış canım, bir de bunun için acıyacak. hak edilmiş olsa problem etmeyeceğimi bilirsin. öyle bir şey ki işte, hak edilecek olsa zaten canım acımayacak. her bardak su dolu olmayacak belki yine de ama ellerime asit dökmekten kaçamayacağımı bilmek bana ilaç olacak.

güvenmekte zorlanacağımı çok iyi biliyordum, bu yüzden sıkıntı değil. kafamdan üç-beş roman çıkacak kadar kuruntu yapacağımı da biliyordum, severim çünkü senaryoları, bu da sıkıntı değil. ama önüne geçememek kalbimin... verilecek sevgiye bir terazi bulamamak o anda... ekonomistler bu işe bir el atsaydı dünyanın en değersiz şeylerinden biri de sevgim olurdu herhalde. yer gök sevgi oluyor diyorum, ellerim kaynak gibi. dünyanın en güzel doğa olayı bana kalırsa. ben önüne geçemezken kalbimin, önüne duvarlar örmek bu sevginin... en güzel doğa olayına en güzel tedbirleri almak...

diyecek bir şey bulamıyorum.

5 Ağustos 2017 Cumartesi

bir lanet gibiyim bazen. mahvediyorum. dokunduğum insanı lanetliyorum. öyle rastgele dokunmaktan bir şey olmuyor. ruhumu parmak uçlarıma çağırdığımda, ben öyle sandığımda, lanetliyorum. ruhum yerli yerindeyken... lanetli gibiyim. en çok kendime dokunuyorum çünkü. bir başkasına gösterdiğim hassasiyeti kendime gösteremiyorum çünkü, dokunmaktan öteye gidiyorum. tam bu duruma alıştığım sıra karşımda dokunmam için can atan bir ruh görüyorum. dokunursam mahvolacağını unutuyorum. unutmak istiyorum ve unutuyorum. unutmalar hatırlamak için.

12 Şubat 2017 Pazar

naruto'nun kadıköy'de yaşadığını biliyor muydunuz? kadıköy'ün adalardan oluştuğunu? haydarpaşa garı'nın geçmişte koca bir yüzme havuzu olduğunu? hinata'nın bütün bunları bozduğunu, lanetli olduğunu? bilemezsiniz. rüyalarım bazen çok inandırıcı oluyor, hepinizi ikna edebilirim kadıköy'ün geçmişi konusunda. kanıtlarım da var! boynumdaki fotoğraf makinesine bakar her şey. en sevdiğim pozdan başlamak isterim. şimdi siz bilmezsiniz, bu haydarpaşa önceden öyle güzel bir yermiş ki... raylar falan döşenmemiş henüz ama mimari almış başını yürümüş. taş bir bina, 7 katlı, L olarak dikiliyor orada. L'nin arasına sığınmış koca bir havuz, bugünkü istasyonun olduğu yerde. öyle mavi fayanslar falan da yok henüz anladığım kadarıyla, havuz da taştan ve haliyle yeşilimsi görünüyor. taş deyip geçme, üşenmemiş işlemiş adamlar. havuzun bir yanı deniz, tahmin edebileceğin üzere vapur mapur da yok daha. öyle sakin, öyle dingin... ömürlük huzur var bildiğin. havuzun kenarına yaklaştım, suya yansıyan taş bina gerçeğinden daha güzel. suya girmem gerektiğini, bu fırsatı bir daha bulamayacağımı söylediler. öyle güzel ki kıyamıyorsun dalgalarınla bozmaya. fırsat dediler, kaçıramam, girdim. taş binaya yüzümü döndüğüm an... işte bu kare tam o andan. güneşin pencerede oluşturduğu spektrum. mavi-yeşil ağırlıklı görmeye alıştığım için belki de, kırmızı-mor ağırlıklı olması beni cezbeden. suyun verdiği hazzı yansıtmıyorsa da en sevdiğim kare bu oldu. insanları bekletmeyeyim, çıkayım sudan derken başladılar anlatmaya. her hokage için bir ada varmış o zamanlar, video gibi geldi geçti adalar gözümün önünden. önemli olan, naruto ve hinata'nın tanıştığı adaymış. bugün denize gömülmüş olsalar da ilk olarak bu adanın yükseltisi çarpacakmış gözümüze. ilerleyen zamanlarda sular çekilecekmiş marmara'dan, feci bir kuraklık gelecekmiş. işte o zaman bu adalar birer tepe olarak dikileceklermiş aynı yerde. gerisine çok girmeyeyim de saçmalık demeyin. sanırsın kişimoto'yla aynı tastan su içtim. yeni bir naruto serisi çıkar şu rüyadan. yalnız bu fotoğraf makinesi hep rüyada kalıyor, ona sinir oluyorum. rüyadan rüyaya geçebiliyor ama bir gün de uyandığımda yanı başımda olsa ne var. içinde satürn'den pozlar bile olması lazım o makinenin. sevgili nasa, sayın esa, he, satürn'den. bildiğin satürn'ün yüzeyinden. yapın bi kolaylık be.

20 Ocak 2017 Cuma

sessizliğim... haliyle sakin görünüşüm. ne kadar da dert oluyor insanlara biliyor musun. bilirsin bilirsin, sen de sorgulamışsındır herkes kadar. yıllardır görüyorum ki insan sessizliğiyle bile yargılanıyor. kimi ruhsuz ilan eder kimi önemsiz. silik bir karakter oluşturduğumu biliyorum ve ben böyle rahatım, böyle mutluyum, böyle iyi hissediyorum. ancak kendim gibi biri için önemli olabilirim ki böyle olmasını da istiyorum. bu beni bir uzaylıya çeviriyor bazen. hissel olarak en azından. o kadar konuşuyorlar ki... bir saat öncesini hatırlamayacak kadar çok konuşuyorlar. alışılmış, kaydetmeye bile değer görmüyorlar. değerli şeyler konuşsalar bile. onlarca kez aynı şeyi konuşuyorlar bu sebeple çoğu zaman. yine de kim sessizse o silik duruyor. bir fikri yok sanılıyor. "bilmez o" deniliyor. bence konuşmak dünyanın en gereksiz işlerinden. çünkü sadece konuşmakla bitmiyor. anlatabilmek önemli. anlayan birisine denk gelebilmek önemli. karşı tarafın anlaması ve hisleri önemli. görüyorum ki çoğu insan için konuşmak daha önemli. ifade etmiyorlar çünkü, yaptıkları sadece aktarım. anlatamamış, anlaşılamamış, hissedilememiş, pek de umru değil kimsenin. dinlemek de buna keza. koca bir gürültüden başka bir anlam ifade etmiyor benim için. hisselleşmiş konuşmaları ayrı tutuyorum. bahsettiğim günlük sıradan muhabbetler. olmasa hiçbir kaybımız olmaz. olmasa belki herkese biraz biraz yaratıcılık katar bu durum. bazen ayak uydurmak zorunda kalıyorum. fikrimin hiçbir önemi olmamasına rağmen -genelde yapılırken değil, olup bittikten sonra sorarlar çünkü- nasıl bulduğumu öğrenmek istiyorlar. ben zaten biliyorum, fikirlerim bu kadar önemli olamaz, ne sizin için ne dünya için. belki sadece kendim için ki kendim için bile o kadar önemli değiller. kararlar ya da. kararsız görünürüm. kararsızım da sanırım. ama bu benim için büyük bir problem değil. önemsemediğim için kararsızım çünkü. eğer bir karar aldıysam, alternatifleri değerlendirdiğimde ne sonuçla karşılaşacağımı bilmediğim için kararlarım bile o kadar önemli değil kendim için. sadece bazen güçlü hissetmemi sağlıyor, hepsi bu. özetle benim için önemi olmayan şeyler başkaları için önemli gözüktürülmeye çalışılıyor. önemli olduğu için değil, kendileri öyle yaptığı için. kendilerine benzetemedikleri için. önemli olmayan her şeyi geçiştiriyorum, bildiğin gibi. sessizliğimle, az konuşmamla, gülümsememle. heyecanım meclisten dışarı.

özgür bırakırsan konuşabilirim. henüz konuşmadan bir mahkemeye misafir edilmek hiç hoş değil çünkü. yargı organı birtakım insanların kafatasına saplanmış ve orada da evrimleşmiş, bu sorunu ben çözemem. anlarsan biraz daha konuşabilirim. aynı frekanstan karşılık bulursam konuşmamı sürdürebilirim. aynı frekans olmasına rağmen farklı banttan söze girersen çenemi, kulaklarımı ve ağzımı kapatamayabilirim. sadece o zaman önemli olur çünkü. hafızamın benden isteği.

3 Kasım 2016 Perşembe

akşamları evde olmayan apartman sakini gibi hissediyorum kendimi. apartmandakilerin pek umru değil. dışarıdan bakınca bi benim dairenin ışıkları kapalı. hoş, bunu fark edenlere de tanıdık değilim. varım da yokum da. elektrikler kesikti örtmenim!

"tütün içmek öldürür" yaşamak öldürmüyor sanki. yaşamda bir ölüm gerçekleşene kadar ne ölümler yaşanıyor be. hepimiz bile bile sarılıyoruz yine. katılıyoruz döngüye. katılmasan olmuyor çünkü. her ne kadar katılınca olmuyorsa da katılmayınca da olmuyor işte. kimse yaşamaktan ölmüyor zira.

çıkagelen insanlar. evrenin sunumda zaman ayarı çok sıkıntılı. sen daha menüye bakınırken tatlıyı sunuyor önüne. ama sen illa çorbayla başlayacağın için fark edemiyorsun durumu. neyse çorba, salata, ara sıcak derken tatlı orada ekşimeye başlıyor. ama hiç çaktırmadan. sıra tatlıya geliyor, "efendim tatlımız kalmadı" diyivermesin mi. ee diyorsun, baştan getirdiğin tatlı noldu? bozulmuş, ama istersek yine de getirebilirmiş. insanın görüp de tadamadığı her ne olursa, kalmaz mı aklında? aradan seneler geçmiş, çıkagelmiş. hoş da gelmiş aslında ama benim daha çorbaya ihtiyacım vardı. tatlım hakkında henüz hiçbir şey düşünmemiştim ben. geri çevirsem olacakları biliyorum. oturup yesem, sırası değil. düzene aşık olduğumdan değil, bazen gerçekten hiç sırası değil. önümde bi tabak tatlı. çorbamı düşünemez oluyorum. tatlıyı yiyemiyorum. seyrediyorum sadece. birkaç güne kaşığı kemirmeye başlayabilirim. affet yine de, severim seni.

odamda tavana çakılı bir vida var. senelerdir var. zamanında kim ne asmış buraya, hep merak ederim. 99 depreminden sonra bir rüzgar çanı asmıştık bu vidaya. yine değerlendirilse iyi olacak sanırım. gözlerini tavana diktiğinde askılı bir vidayla karşılaşmak insanın aklını çeliyor nereden baksan.

duymak istemediğin ama iyi bildiğin şeyleri kendine söyleyemediğinde bedeninden ağır bir sıkıntı düşüyor içine. insan istemeden kendisine saygı duyuyor. duymak istemiyor, söylemeyeyim en iyisi diyor. hatta o kadar saygı duyuyor ki bunu bile sesli söylemiyor. sonra insan yine kendisine saygı duyuyor, çok iyi bildiğini söyleyemiyor. o ara nasıl oluyorsa bu kaburgaların arası apartman boşluğuna dönüşüyor. bütün organlar bu boşluğa dönüyor yüzünü sanki, hepsi birden görüyor düşen sıkıntıyı. eh, onlara da saygı duyuyoruz, biraz tuhaf baksalar da.

yıllardır içimi kemiren gelecek kaygısından kurtulmuşum. düşününce. gelecek için bir çaba göstermiyorsan kaygısı da olmuyormuş. halbuki tam tersi olması lazım. kendimle güzel bir kavga iyi gidecek sanırım yakın zamanda.

bi rüya defteri tutmaya başladım. ara ara burada da bahsetmişimdir rüyalarımdan, rüyalar hakkında ne düşündüğümden. ilginçtir, deftere bir iki rüya yazdıktan sonra rüya görmemeye başladım. şayet bununla bir alakası varsa söz, yazmam bir daha. her ne kadar bazen bütün haftamı etkiliyor olsalar da ben rüyalarımla iyiyim. iyiyim demişken... iyi olmak > mutlu olmak diyorum. sonuçta mutsuzluğu da hakkını vererek yaşıyorsan iyisindir.

günlerdir gözlerimden iki damla yaş akıtmaya çalışıyorum, bu yoğunluktan kurtulurum belki diye. azıcık rüzgar, azıcık güneş ışığı bile başarıyor da ben başaramıyorum. kalbimin taşlaştığını hissediyorum ve bunu hissettikçe daha fazla ihtiyaç duyuyorum o iki damla yaşa. bence zaten insan en çok kalbinin taşlaştığına üzülmeli.

yalnızlık en tanımlayamadığım kavram şu hayatta. kötünün en kötüsünü de iyinin en iyisini de içinde barındırıyor. o yüzden hem cezbediyor hem de korkutuyor. ola ki yalnız yaşama fikrimden vazgeçsem bir şekilde çevremdekiler tarafından yalnız bırakılacakmışım gibi hissediyorum. ölüm ki en kötüsü bunların. yalnızlıktan vazgeçecek cesareti göstereceğim ama sonra herkes tek tek ölecek gibi. herkesin tek tek ölmesi beni daha sonra yalnızlaştıramaz, bunu biliyorum. karşıma biri çıktığı an ilk düşündüğüm şey yalnızlığım. kurtulma değil koruma içgüdüsüyle yaklaşıyorum. bunun ifadesi de en zor şeylerden biri. ifade etsen yalnızlığını açmış oluyorsun. hiç dillendirmesen enteresan oluyorsun. misafirler her zaman oluyor, idare ediyoruz ama günün birinde tası tarağıyla çıkagelecekse biri... sığamayız. ben bile sığamıyorum bazen.

16 Haziran 2016 Perşembe

buralarda bir yerlerde "the noose" başlıklı bir yazı olmalı. o gün sigaraya başlamıştım. bakkaldan bir kutu camel isteyip "bu paket bittiğinde ben artık sigara içiyor olacağım." diyerek yakmıştım bir tane. arkasından bir tane daha. bir tane daha... paket bitmişti birkaç saatin sonunda. başım sahiden dönüyordu yani. neden böyle bir şey yapmıştım? bilmiyorum. düşündükçe verebilecek başka cevap da bulamıyorum. hayatımda önemli hatalardan biri olarak görüldü, öyle görmeye de çalıştım çoğu zaman. içimde bir ses "kendin için yapabileceğin en iyi şeylerden birini yaptın." diye yankılanıyor o günden beri. ben o sesi anlıyorum. ne demek istediğini anlıyorum. ama biliyorum ki kendime zarar veriyorum bir yandan da. bir gün vedalaşacağımızı, vedalaşmak zorunda kalacağımızı ve hatta vedaya bile değmeyeceğini iyi biliyorum. şahsi bir mesele sonuçta. kimseye gerek duymadan, kimseyi anımsamadan sürdürebildiğimiz tek keyif. yalnızlığın yan etkisi bir bakıma. kendi üzerimde.

evrende sabit bir mutluluk olduğuna inanmıştım. belirli bi miktar. dönüp dolaşıp birilerine denk geliyor. artmıyor. eksilmiyor. vücutta da benzer sabitler var sanırım. ayaklarım bu ara beni gayet iyi taşıyor. yine de beni olduğum gibi göremeyen insanlara kırılmam iki saniyeyi bulmuyor. bir insana baktığında, onunla iletişim kurduğunda, onun karakterini görememek çok üzücü bence. ve bu göremeyen insanlar bu durumu umursamazken kalkıp da benim onun için üzülmem yersiz oluyor, bunu da biliyorum pekala. yine de o anda buhar olup uçamıyorsun. sırt çantanı takıp jüpiter'e yollanamıyorsun. siz hala neden varsınız? korkarım gittikçe çoğalıyorsunuz da.

babamla ilgili önemli gelişmeler var. babam açısından önemli. benim açımdan, son yazdıklarımdan çok da uzakta sayılmam. iki ayda üç ameliyat geçirdi, kanser teşhisiyle. rüya gibi geçen, her uyandığımızda kendimizi hastanede bulduğumuz iki ay. teşhisle birlikte darmadağın bir moral. gizli saklı çevirdiği başka işlerin açığa çıkması bir yandan. suçluluğu iliklerine kadar indiğinden, süt dökmüş bir kedi adeta. birkaç ameliyat ve ışın tedavisi de yakında gerçekleşecekler arasında. içimin sızlaması, ailede başkalarının içinin sızladığını görmemden kaynaklı.

üretemediğim zaman mutsuzlaşıyorum. bunu keşfetmem iyi oldu ama sanırım bu pek iyi bir şey değil. üretmeliyim. herhangi bir şey. özellikle somut bir şey. genellikle de bokunu çıkarana kadar. bir şekilde bu hissin yerini tutacak bir şeyler bulmam gerekiyor.

mekan önemli. duygu aktarımı konusunda özellikle. sarı ışık tavsiyemdir.

18 Mayıs 2016 Çarşamba

buna benzer bir gündü her şeyimi kaybederken. insanın her şeyini kaybetmesi biraz zaman alıyor. ondan sonraki her gün o güne ve biraz da bugüne benziyordu. kabuğunda bile rahat edemiyor insan bazen. algım tamamen farklı çalıştığı için... bilmiyordum ben kaybedeceğimi. her şeyimi kaybedeceğimi. nefesimi bile. ve sonra kazanacağımı. devam edeceğimi. algım artık normal çalıştığı için... kazanmak nedir ki? ölümlü dünyada biraz daha iç sıkıntısı çekmeye razı olmak? o günlere benzer bir gün.

çabuk sinirleniyorum.

aklına kurulan bir mahkeme. buraya en dürüst adamı getirsen bile çok suçlu. öldürmek yasak. gözünün önünde süründürecekler en dürüst adamları. dayanmayıp ne yapacaksın? sen zaten en suçlusun. sen zaten hep suçlusun. daha ceza mı bekliyorsun sen?! ayakların yere basıyor diye sürünmediğini aşılamıyorlar mı sana? bir kademe de öyle sürünüyorsun işte. sürünmek senin işin.

ölüm inanç içeriyor. bir mezar taşı. bir kül yığını. vs. yok olmak çok daha farklı. bu evrene dair hiçbir aidiyetinin kalmaması. öyle bir şey olsa ki zihinlerden silse beni. bu kıyafetlerin kime ait olduğunu bulamasalar mesela. bir kızı olduğuna inandığı için deli ilan etseler annemi. sahiden delirirdi zaten. ama o bile hatırlamasa. "bu odaya ne olmuş böyle" diye söylense kendi kendine.

"bu dünya çok renkli. çok parlak her şey."
çünkü mutluluk var bu dünyada. insanın durmadan ışığa bakıp da karanlıktan başka hiçbir şey görememesi gibi. gözlerim kamaşmış çünkü. gördüğüm kör nokta. bu rahatsızlığın içinde bulunmak istememek çok mu abartılı? ah, pardon.

çabuk sinirleniyorum.

bazen bir iğne değiyor balona. üfleye üfleye yorulmamış mıydın sen onu şişirirken? sanırım iğne daha güçlü. anlayamadığım, neden balona benzer bir şeye dolduruyorum her şeyi ve neden bir iğneye karşı önlem alamıyorum. insanın içinde kamufle edecek yeterli malzeme bulunmuyor sanırım. bir nehir akmıyor mesela. kilitli bir kutu da yok gördüğüm kadarıyla. koyup bir kutuya atamıyorum denizlerde fosilleşmesi için. ve korkuyorum bir gün hiç malzeme kalmayacak diye. bu atıkları koymak için. öyle ki bir balonun içine doldurmaya bile razı olmuşum. ama iğne...

çabuk sinirleniyorum.
sinirlenebildiğime göre bazı zamanlarda sakin kalabiliyorum demektir. kazanmak bu değil miydi?
çabuk sinirleniyorum.
tahammül gücümden neler gittiğini anlatmama gerek var mı aklımdaki mahkemeyle?
çabuk sinirleniyorum.
çünkü varım. çünkü burdayım.
çabuk sinirleniyorum.
daha önce benzer tepkiler vermiyordun sakinleşmediğimde.
çabuk sinirleniyorum.
küçücük bir iğnenin nelere yol açabileceği hakkında bir fikrin var mı?
çabuk sinirleniyorum.
çünkü sen hep bunu söylüyorsun. çünkü suçlanıyorum. çünkü ben sindire sindire sinirlenmek ne demek, bilmiyorum. çünkü iğneyi bazen senin elinde görüyorum. çünkü sen üzülüyorsun.
çabuk sinirleniyorum.

10 Şubat 2016 Çarşamba

baba... nice insana kim bilir ne kadar güzel şeyler anlatıyordur şu kelime. kiminin ilk aşkı, kiminin eksik yanı, kiminin tek dayanağı... zaman zaman çok düşünürüm; acaba babam hakkında yazarken sadece o anki öfkemi mi çıkarıyorum? malesef ben bu soruyu hiçbir zaman olumlu cevaplayamadım. bir yanım öyle istiyor ki delice "eveeet" diye bağırmayı... malesef. hatta ben ne zaman onunla ilgili bir şeyler karalasam bana "yanılmıyorum" dedirtecek olaylar adeta birbirini kovaladı. sanırım artık onun hakkında farklı şeyler yazamayacağım. şu an yumsa gözlerini hayata, kalbimin acısı sadece bir baba hayaline olur. hani kızların en değerlisi olan o adam. neden öyle bir baba olamadığına sızlar en çok yüreğim.

affetmeye, önemsememeye, yok saymaya ve diğer başka şeylere çok çaba gösterdim. hayalimdeki baba figürüne sığındım çoğu kez. çoğu kez de hayalimdeki baba figürünü suçladım, var olduğu için. oydu belki de sorun çıkaran. o kadar kusursuz olamazdı belki kimse? affettim zaman zaman, hayalimdeki babadan bir davranış sergilediğin için kırk yılın başında. böyle kabul etmeliyim belki de dedim, olağan şeylermiş gibi görmeye çalıştım sorunları, önemsemedim. kırıldıkça ve tamir edilemedikçe, bu yönde atılmış bir adım göremedikçe "babam işte" dedim, geçiştirdim. her şeyi olmamış sayıp, kendimce bir şans daha verdim sana. çocuk aklımla. beni omuzlarında taşıdığın o günlere giderek. hissen hatırlamasam da omuzlarında gezdiğim günleri bilerek. kucağındaki bebeklik fotoğrafımı anımsayarak. kuşlara yem atmaya benden daha meraklı olduğunu anlattığı için annem. tüm bunlar sadece bilincimde varlığını sürdürüyor. kim bilir ne kadar mutlu ediyordun küçük kızını. sorun bende mi acaba diye döndüm baktım defalarca. defalarca kendimi sorguladıktan sonra gördüm ki bu, senin hiç yapmadığın bir şey. sen her zaman haklı, her zaman doğru, her zaman en iyi olansın. sonuç olarak sen hariç herkes senin zıttın olmayı başardı. bu sorgulanması gereken bir başarıdır bence. her zaman haklı olduğunu düşünürken haksız görünmen, doğru kabul ettiğin şeylerin yanlış görünmesi, tüm iyi niyetinle davranırken en kötü insan olup çıkıvermen sahiden seni hiç düşündürmüyor mu kendi adına? sırf bunlar yüzünden senin kötülüğünü istediğimizi düşünmen... bizler senin gözünde "bir hata yapsa da vursak yüzüne" diye beklemeye koyulmuş insanlarız. bunu anlamak çok güç olmuyor. ama sen hiç demiyorsun ki; ben ne hatalar yaptım... hiç düşünmüyorsun ki kötülüğünü istesek neler yapabileceğimizi... sen sadece suçluyorsun. kırıyor, kırıyor ve kırıyorsun. sen bugün ikinci şansını da feci şekilde kaybettin baba. anlamayan, dinlemeyen, tenezzül etmeyen ama habire homurdanan bir adamsın. öfkenin kurbanısın. halbuki ben yirmi yıldır hayal ettiğim bir şeyi daha geçen doğum günümde gerçekleştirmiştim seninle ilgili. sahiden içten, uzun uzun sarılsam öpsem, ne yapardın acaba? küçükken çekinirdim, hatırlıyorum. yirmi yıl sonra kalktım sana hayatım boyunca sarılmadığım kadar uzun ve sıkı sarıldım. yine hayalimdeki baba figürüne sığınarak. tamam, o kadar kusursuz olamazdı belki kimse. hiçbir zaman olmadığı kadar kalbimi açtım sana, sevgimi kattım durdum. yerle yeksan etmek her şeyi iki dakikada... sen akıllanamadıkça ben akıllandım baba. yeri geldi üzüldüm haline, acıdım sonra. artık pek bir şey hissedebileceğimi sanmıyorum iyilik adına. akıllandım ve sana üçüncü bir şans tanıyacak olursam, bu benim hatam olur, bunun farkına vardım. antredeki yeri değişmeyen koca biblodan pek farkın yoktu gözümde ikinci şansı verene kadar. ait olduğun yere yine döndün baba. 

oysa güzel babaların kızları... bence onlar hiç düşünmüyordur kötü bir babaya sahip olmayı, hayallerinde başka bir babaya yer vermeyi. benim kadar büyük olmuyordur endişeleri, kendi çocuklarının babası hakkında. ve hatta kendi anneliği hakkında. fakat üzülecekler günü geldiğinde. hak edene üzülmek bence çok da sorun değil, "acaba bir gün düzelir miydi?" merakının yanında. ben bu soruyu da hiçbir zaman olumlu cevaplayamıyorum, yine bir yanım deli gibi.

30 Ekim 2013 Çarşamba

böyle iyi mi?
görüntü açısından soruyorum.

hayatıma, hayatlarımıza yön veren tek şeyin sıkıntı olduğunu düşünmeye başladım iyiden iyiye. sıkıldıysan bırakıyorsun, er ya da geç, güç ya da değil. daha net bir şey görmüyorum. böyle iyi mi? bana soracak olursan... benim bu gerçeklik arama ihtiyacım nereden geliyor? ve neden giderilemiyor? günün birinde bedenime çarpıp beni sarsacak gerçeğin bir tır olmasından çekiniyorum. depremden kaçarken tsunamiye yakalanan adamın boğazına balık kaçması gibi bir şey olur bu benim için. imkansızlığı bilirken neden bir yanımız bekleme taraftarı?

kasım geliyor sizi gidiler. ben bu ilişki işlerinden hiç anlamıyorum. biz ne arayıp geziyoruz? ne aradığımızı bilmeden geziyoruz. hemen başlama ordan ben biliyorum, o senin sorunun diye. senin de sorunun bu. hadi diyelim biliyorsun, bulabilecek misin? hadi tamam buldun, sahiden mi buldun lan, yeme bizi. bu duygusallığımız neremizden çıkıp geliyorsa oraya ketçap sıkmak istiyorum afedersin.

eternal sunshine of the spotless mind'ın hayatımıza uyarlanmasını istesem, isteme sebebim yeniden aynı şeyi yaşabileceğimize dayanırdı. unutmayı istemek benlik bir şey değil. hele hele hafızamdan bir şeylerin silinmesini istemek... ben bu yüzden ben değil miyim?

birisini iyi hissettirsin diye kendi canımızı yakabiliyoruz bazen. yani bu genellikle soyutluk üzerine oluyor yaşantımızda ama o gün neden elimi eriyik muma daldırmıştım, hala düşünürüm. kendi acından vazgeçip benimkisiyle ilgilen diye mi? bence sadece kendi acından vazgeç diye. bazen benzer surat ifadesi yeterli gelmiyor.

kafama çok takılan, hatta zaman zaman nefes almaktan bile alıkoyan, elbet çözümü olan ama o çözümünü henüz bulamadığım şeyleri anlattığım zaman karşımdakinin geçiştirmeye olan merakını kurcuklamak istiyorum. öyle bi his işte, sövmeye niyetlensem dilim dolanacak.

40 gündür istanbul'dayım ve 40 gündür evdeyim. kimseyle yüz yüze görüşmüş değilim. derviş bakkalı (pis derviş), emlakçıyı ve şok poşeti veren diasa çalışanlarını kimseden saymıyorum. ne yaptığımı bilmiyorum. sanırım kafamca bir deney ama neyi gözlemlediğim hakkında en ufak bir fikrim yok. maddiyatsızlığa yormak işin kaçış yolu mu, ona da kafamı çok yormuyorum.

gece her şeyden daha derin. durup durup çakmağı çakıp ateşine bakıyor ve anlam arıyorsan çok daha derin. bu derinlikte bir şey bulman imkansız, boyun taş çatlasa iki metre. bu işler neden geceye bırakılır ya da neden gece bu işleri başımıza açar bilmesem de ateşin varoluşu cezbediyor.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

...

bir yerdeyiz. bugüne kadar gördüklerimin en güzellerinden günbatımı. esiyor, ama kolların vücudumda geziyor, ister fırtınalar kopsun. aslında korkacağım kadar yüksekteyiz. ayaklarımı aşağı salmış sallıyorum bile. üstelik elimde bira şişesi. yanaklarım acıyor biraz, surat ifademi değiştirememekten. saçlarım gözlerime uğruyor arada, bugün beni sinirlendiremezsin rüzgar, boşuna uğraşıyorsun. parmakların alnımı tarıyor. gözlerine bakıyorum ve kendi gözlerimi hayal ediyorum. gülümsediğinde dudaklarına kayıyor gözüm, ama neden bilmiyorum öpmemek için kendimi tutuyorum. ve yakalıyorum, ara ara taklit ediyorsun beni. sanırım benim kadar şartlamıyorsun kendini, dudakların saçlarımda birleşiyor. ben de şartlıyor muyum kendimi, anlamıyorum gerçi. bunu anlamaya ayıracak vaktimin olmadığını düşünürken, dahası güneş usul usul parlaklığını yitirirken, geçmiyorsun işte. buradasın. buradayım. geriye kalan her şey rutinine devam ederken. gözlerimde şaşkınlık alameti yaşlar... işte, yine taklit ediyorsun. ağlamak denir mi buna, emin olamıyorum ama, ağlıyoruz kelimelere güvenmeden. sormadan, cevap beklemeden. ellerin kaldırıyor başımı, dayanamadıkları belli. sayılıdır, ruhum bedenimden daha fazla yer kaplıyor o an. yüzüme dokunuyor gibi gözüküyorsan da ruhumun bir parçası ellerini tanımış oluyor. kokunu daha çok hisseder oluyorum. normalde duyularımızın körelmesi gerektiğini bilirken. aldığım nefesler en az cennet kadar güzel bir yerden geliyor. ve verdiğin nefesler... parmak uçlarındaki şefkati hissetmemek mümkün değil. hak ettiğini düşündüğümden daha fazlasını hissettirmek geçiyor içimden. ama altta kalmıyorsun ki hiç, ne yapacağımı şaşırttırıyorsun bana. "hep böyle gül, olur mu?" kalp atışlarını duyuyorum.

geçmiyor, gitmiyor, bitmiyor.

7 Haziran 2013 Cuma

eğdiğim başım, bükülen belim, birbirine dolanan elim ayağım beni resmen omurgasızlar sınıfına davet ediyor. ama yoo, insanlık yapışık bir şey, kurtulamıyorsun öyle ha deyince. haydi sıkıyorsa dik başını? ya da doğrult belini? kimliğimden "baba adı" kısmını çıkartmak istiyorum. sonra bakıyorum ki kimlik dediğin şey bir babanın adından ibaret aslında. baba demeye artık dilimin zor vardığı bir adam. adam mı? ama beni var etmiş bir yarım.

vazgeçmek, izin vermek demekmiş. halbuki başından beri karşı çıktığın, tammül edemediğin, müsamaha gösteremediğin şeyler bunlar. ya da savunduğun, aksini iddia edemediğin, kanatlarını üzerine gerdiğin şeyler. ama nokta öyle bir nokta ki kollarını açıp gözlerini kapayıp "kim gelcek, kim gelcek" demek gibi. vazgeçmişsen, boynuna sıkı sıkıya sarılacak olanın önemi yitip gitmiş çoktan. şans eseri, o paylaşmaktan kıskandığın hayalin çıkagelse bile. eyvah ki ne eyvah, burnum da kıvrılır olmuş!

ufakça bir poşetin içine heves üfürüp arkandan gizlice o poşeti patlatan insan benim için baba. bana hiçbir umut bırakmayan... merak ediyorum, bir gün bu dünyadan göçüp gittiğinde pişman olacak mıyım bu söylediklerim için. muhtemelen olacağım, çünkü insanlar "baba" dediğinde ben çok farklı şeyler düşünüyorum, bu yazdıklarımdan çok uzak. bir gün olsun babalığını görebilecek miydim acaba, sanırım daha çok bunun için pişman olacağım.

keyif ne demekti?

7 Mayıs 2013 Salı

- hastalıklı zamanlardan birisi daha. mevsimler... mevsimler... mevsimler geçiyorlar. geçiş anları... insanlardan korkuyorum. insanların akıllarındaki düşüncelerden korkuyorum. yazmıştım daha önceden, korktuğumuzda aklımız daha güzel çalışıyor. ama çalışmamalı işte, şu an-şu dönem çalışmamalı. duvarlar üzerime üzerime yürüyor, kaçasım gelmiyor. çünkü biliyorum ya, duvarların yürüdüğü falan yok. ama benim kaçmama sebebim ne biliyor musun, ezilirim belki. bu sonuç olarak yürümeyen duvarlardan bir beklentiye dönüşüyor. duvarların üzerine üzerine gelmesi ayrı şey, oturup ezilebilecek olmayı beklemek apayrı şey. hastalığım bıkkınlığım. sanırım geçmeyecek...

- okul konusu her zaman için kafamda koca bir soru işareti. öyle görüyorum ki eylül geldiğinde soru işaretini bırak ortada konusu dahi kalmayacak. babam sağolsun. hatta eylülü bile beklemeyecek sanki... ben ne yapacağımı hiç bilmiyorum ki. babamla ne yapacağımı ayrı bir bilmiyorum. bilinmezlik en korkutucu şey böyle zamanlarda. korku fışkırıyorum.

- paranın malın mülkün allah belasını. küçükken derdim; daha çok para yapsınlar o zaman, herkesin çok parası olur. babamın kullandığı terimleri anlamıyordum tabii. o da anlamayacağım şeyler konuşmayı bırakalı çok oldu zaten. onun da hastalığı bıkkınlığı. sırf bu yüzden hiçbir şey diyemeden yerime oturmak zorunda kalıyorum.

- şimdi giyinip bu kırmızı gözlerle okula gideceğim. gidebilmek çok zor. kaldığın yere dönmek, hepsinden zor. mutsuzluk hakkı tanınmıyor insanlara. hele hele bıkkınlık hakkı hiç tanınmıyor. ben de babama öyle bir hak tanıyamıyorum zaten. sövüyorum içimden, bakma sen.

9 Mart 2013 Cumartesi

gollum! (selam niyetine kullanılabilir görüyorum.)

yeterince kelimemiz hiçbir zaman olmayacak. bazen uyku sürecimde duyduğum ama bilmediğim diller arada böyle şeylere sürüklüyor beni. bu durumda hangi kelimeyi kullanabiliriz, bu kelime nasıl daha şirin olabilir, şunu nasıl daha güzel vurgularım vs. vs. gelecekte karma bir dil kullanıyor olma ihtimalimiz içimi ısıtıyor. tabii bizim türkçemiz çok değerli, biz böyle şeyler yapmayız. tüm dünya türkçe konuşur da bizim ağzımızdan bi tane yabancı kelime çıkmaz. dimi beybi? bırakın allaşkına. gollum diye selam verdiğimde normal karşılanabileceğim tek yer burasıdır. halbuki böyle artık her şey tamamlanmış, başımız göğe ermiş ama erene kadar da bizi epey bi evirip çevirdiği için fazlasıyla yormuş olmasına rağmen sonunda tamamlanmış olmanın verdiği huzurun hepsinden ağır geldiğini temsil edebilen bir kelime bana göre. selam dediğimde bunu anlamayacaksın. gollum dediğimde de anlamayacaksın gerçi, kime konuşuyorum ki.

hastayken öpüştüğümüzde hastalık yerine sağlığı bulaştırsak. evrenin bu kadar sık öpüşmememiz için kurduğu düzenek bu. buradan yola çıkarak diyebilirim ki fazla öpüşmekle bir şeyler çözülebilir. çünkü evren yanında rahat edebildiğin arkadaş gibidir. sahip olduğu tüm özellikler bizimkilerin daha'sıdır. çok mu karamsarsın, evren daha karamsardır. çok mu hinlik geçiyor aklından, evreninkilerin yanında seninkiler birer hiçtir. sen şimdi çıkıp bana virüs mirüs anlatmaya başlasan dinlemem ki seni. evren de dinlemez. evren bildiğini okuyor zaten, en az bizim kadar.

bu dönem haftalık 4 günüm okulda geçecek. tempo şimdilik yorucu. merakımı kaybettiğim gerçeğiyle yüzleşme evresindeyim şu sıra. umarım fotometri vizesine kadar bu merak yenilenecek. vize sonrası yine hayata şöyle bi küsecek olsam da... lan fotometri diye bir şey varmış ve daha önce hiç bahsetmemişsiniz. hepinizi suçlu buluyorum bunun için. şimdilik bi halt öğrenememiş olsam da konu cazip, anlıyor musun. çekiyor yani. yani çeken aslında akıl sır erdiremeyecek olmam. hayata bakış yönümü keşfettim bu sayede, bu yüzden iki kat suçluyorum sizi. ayıp. bir de mesela elektronik dersi. sıcaktan yoğurda dönüşebileceğim düşüncesi, hocanın kel kafasından adeta bir papatya filizlenebileceği gerçeği, oturduğum yerden tahtaya uçabilmek için ne kadar enerji harcamam gerektiği hesabı vs. elektronik değil imkansızlıklar dersi.

ve uyuklamak... gideceğiniz yer yataksa dünyanın güzel şeylerinden. gideceğin yatakta başını koyabileceğin bir omuz falan, girmeyeyim oralara. yok, uyuklamak o kadar da güzel değilmiş, fikrimi değiştirdim.

21 Şubat 2013 Perşembe

istanbul mu? yemişim istanbul'u. ekmek arası istanbul, ekmek arası martıdan da ucuz hem. biraz acısı fazla kaçıyor ama o paraya inan ki o kadar pul biber alamazsın ağzımı yakayım desen.

istanbul dediğin haliç'ten geçen bir otobüstür bana sorarsan. yani ekmek arası istanbul'un tadının en yoğun olduğu yer. hani tekrar tekrar canını istettirecek cinsten. çok mu tatlı? yoo, hiç de bile. gayet acı üstelik. ayrılıkların geçtiği uzunca bir köprü. halbuki elimde güllerle, hediyelerle geçmişliğimde çoktur. ayrılığa ne gül dayanıyor ne de hediye. ne unkapanı köprüsü ne de atatürk köprüsü adı, tam da istanbul. dünyada bir başına kalmış hissederken bir otobüs dolusu insanın üzerine üzerine geldiği bir köprü. nedense her geçişimde kuzenimin söyledikleri aklıma gelir. "burdan geçerken bir şeyler oluyor; sanki yeni uyanmışım gibi, her şey yeni başlıyormuş gibi. baksana manzaraya." benim hissettiğimse yalnızlığın dik alası. ister o gün çok mutlu olayım, fark etmiyor. yine de biliyorum ya, kimisine güzel şeyler hissettiriyor; fasulyeden saymaya çalışıyorum kendimi. bir bakmışsın kuru baklaya dönüşmüşüm çalışırken çalışırken.

hayatımda vardır böyle parmağımla gösterebileceğim istanbul acıları. diyorum ya, acının en tatlı yeri bu köprü. köprüden geçen otobüs. otobüsün içinde bil bakalım kim? dünyanın en umursamaz insanı hissederken kendimi, köşesine sindiğim o koltuk koca bir yabancı ve ben hala ağlamamak için kendimi sıkıyorum. içimden küfürler yağdırıyorum, kendi hayatıma olması gerektiği yerde kimi şoföre kimi yanımda oturan teyzeye kimi de inmeye hazırlanan çifte. sakinleyebilmek için kafamı çevirdiğim cam "meğer bizi bir arada tutan buymuş" diye düşündürüyor. ve o köprü başlıyor... uzaklar... ama önümde bir cam, koşup gitmeme engel. üstelik evim dediğim o kapalı kutuya götürüyor beni. gözlerimi yere dikmekten başka çarem yok. aşağı bakıyorsanız ağlamak daha kolay -lanet olsun ki. özenerek giydiğim kıyafetlerime takılıyor sonra aklım. tek eksiğim suratım. malesef, bu kadar umursamazken onu ekleyemeyeceğim. derdim yüzümden okunuyor muhtemelen. dişlerimi sıkıp acımadan vurasım geliyor yanda dikilen adama. ellerimi pis hissediyorum. köprü bitiyor nihayet ama köprüye kızgınlığım bitmiyor ki. kızdıran köprü mü, yoksa otobüs mü, yoksa terk edilmiş olmak mı? kızgınım, tek bildiğim bu. köprü sanırım aklımı başıma getiriyor. "hayatında hep böyle olacaksın elif, daha niye kasıyorsun ki bu kadar..." yani bu düşünce akıllıcaysa evet köprü aklımı başıma getiriyor. evin kapısını kapatıp vurup kırana kadar öfkeyle devam ediyorum. aptallığına ağlamak zor iş çünkü. aptalığına ağlarken aptallık da yapman gerekmez mi hem? ve belki arkanda bıraktığın bir kendini aptal hisseden daha. ama bilmeyeceksin ki bundan sonra, o ne halde kalmıştı veya ne halde gidiyordu evine... hissettiğinden başkasını bilemeyeceksin. hoş, onun da doğruluğunu bilemeyeceksin. bir deftermiş meğer, kapatıp devam edeceksin. sanki çok rahat gidiyormuşsun gibi bir de defter...

bilmiyorum daha kaç kere yaşayacağım bu anları. yaşaya yaşaya alışacak mıyım ya da, bilmiyorum. iki oluyor. üstelik gecesi gündüzü de yok bu işlerin. hatta aksine gündüz daha ağır geliyor. hava kararmışken karanlığa yorabiliyorsun bazı şeyleri. ama gündüz gözüyle her şey ortada, görmezden gelemiyorsun. ve sonrasında köprü o kadar meraklı ki bu defterleri eşelemeye... aptallık ağlamakla geçmiyor.

14 Şubat 2013 Perşembe

naber?

bugün gerekli ihtiyaçlarımı karşılayabilecek gücüm olsaydı size acımasızlıktan, acımasız insanlardan, acınası hallerden belki, ya da sözlük anlamı dışına çıkan 'acıma'dan bahsedebilirdim. ama bugün içimdeki canavar aç, o yüzden size pet şişeden bahsetmek isterim. ben olmuşum acınası insan, siz hala acımasızlığınızla gelin. ben de size acıyorum bunun için, nasıl çözeceğiz bunu? hoş, çözmek isteyen olarak tekilliğimi koruyor olmalıyım. pet şişe de böyle bir şey esasen. valla bak. kaynar suyu dök şişenin içine, o büzüşür de büzüşür. sen "ehehe" dersin, şişe "anam yandım" der. ama şişeler konuşmazdı, değil mi? hele bi de pet şişe yani, cam olsa yine bi derece. hayat işte, her yerde aynı. sen oradan bakarsın, ben buradan bakarım, arada yer değiştiririz, ortada hep su şişesi.

rüyada pet şişe görmek mesela. ne bileyim bidon görmekten iyidir herhalde. "rüya da sizi yemek için uğraşan bi pet şişeden kaçtığınızı görmek, ..." yani, bi de bidonun kovaladığını düşün? ben şahsen daha çok korkardım. ne zaman rüyamda ahtapot görsem -ki bu daha hiç gerçekleşmemiştir-, sekiz bacaklı bir işe karışacağımı düşünürüm. böyle bir rüyada da şişenin ağzı açık mı-kapalı mı, sanırım buna göre yorum yapardım. ayıptır-aramızda kalsın, bikaç gecedir kabus görebileyim diye yatak içine böyle tuz falan sepeliyorum. yatmadan önce gidip çişimi de yapmıyorum. karnımı tıka basa doyuruyorum falan. yok yani, görebileceğim en korkunç rüya bu şekilde, bi bidonun beni yemeye çalışması. bu aralar biraz şeyim, evet.

ne diyorduk? heh, pet şişe. siz beni dinlemezsiniz de artık. neyse, canınız sağolsun. ben de kulaklarımın sesini dinlemeye çekiliyorum.

27 Ocak 2013 Pazar

bir başka ülkeye, bir başka denize giderim, dedin
bundan daha iyi bir başka şehir bulunur elbet.
her çabam kaderin olumsuz bir yargısıyla karşı karşıya;
-bir ceset gibi- gömülü kalbim.
aklım daha ne kadar kalacak bu çorak ülkede?
yüzümü nereye çevirsem, nereye baksam,
kara yıkıntılarını görüyorum ömrümün,
boşuna bunca yıl tükettiğim bu ülkede.
yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın.
bu şehir arkandan gelecektir.
sen gene aynı sokaklarda dolaşacaksın,
aynı mahallede kocayacaksın;
aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda.
başka bir şey umma-
ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.

en zayıf noktamın dile getirilmiş en güzel hali bu da. küçükken yanılgısına çok düşerdim. büyüyecektim, okuyacaktım, gezecektim, iş sahibi olup fazla fazla da kazanacaktım ve yine gezecektim. okumak için gideceğim şehir bile beni farklı kılacaktı sözüm ona. ben küçükken de öyle çok umutlu bir insan değildim. her işim karşılıksız olur, kimseden de bir şey bekleme ihtiyacı duymazdım. "yaratan" kavramım da farklıydı tabii, aramızda hallederdik halledilecekleri. tüm kalbimle istediğim bir şey varsaydı, sanırım bağlılıktı. çünkü o zaman da kopup gitmeye, ayrışmaya, geride durmaya meyilliydim ben. yani bir çocuk tanrıyla arasında böyle bir ilişki kurabiliyorsa başka bir açıklamaya ihtiyaç kalmıyor zaten. zamanla, gerçekleşmeyen dileklerim çoğaldıkça, küstüm ben de tanrıma. hayata bağlı kalmayı dilemek suç değildi, gerçekleştirilemeyecek bir şey değildi, kötü bir şey hiç değildi. çok bilirim yatağımda içlene içlene ağlarken bunun için yalvardığımı. büyüdükçe insanlar koymaya çalıştım kilit noktalara. orada sabit duran bir şeylere ihtiyacım olurdu. ne yazık ki insanlar o kadar sabit kalamadı. bu sefer hayallerimi koymaya başladım kilit noktalara. onlar sabitti. ihtiyacım olduğunda birinden birine koşar, orada zamanımı harcar, gerisin geriye dönerdim kaldığım yere bir daha. bir gün hayallerimin içine bir insanı kattım, cazipti başlarda. ama insanlar sabit değildi, öğrenmiştim halbuki bunu. sonra bu kilit noktalar öylece kaldılar. oralara bir şeyler yerleştiremediğim sürece yapabileceğim bir şey kalmadı. sanki ev inşa edecekmişim gibi, koca koca kolonlar aradım ben hep. kolonlar olmadan da bir haltı beceremedim. işin kötüsü benim bu kilit noktalar mumdan yapılmış. keşfedince ışığında çok oturdum ben bu mumların. yaktım, yaktım, yaktım... eriyip gidebilirdi de sorun değildi, pes etmiştim çünkü artık. şimdi benim bu kilit noktalarım birer göçük halinde. kolonları dikemedim ama kuyuları açtım bir güzel. manevi anlamda kendi kendine bu kadar yetemeyen birisi daha varsa şayet onunla yarışmak isterim. ne bileyim, belki kazanacağım ödül mum olur hiç değilse. gem vurulamaz bir gitme isteği... bir şeyler değiştiğinde kendimizin de değişeceği inancı... bunlar da yok artık biliyor musun. ne zaman ki bu duyguların arasına girsem bu şiir çıkageliyor aklıma. bir şey yapmak zorunda değilsin diyorum kendime ama kime diyorum, kimse oralı olmuyor. bulunduğum yerde büzüşe büzüşe kaplayabileceğim en küçük alanı belirlemeye çalışıyorum. ne yaptığımı fark edince de bir gerinme hali... diyorum adam yazmış, yaşamış ve şu an hangi toprağın altında kim bilir. sonra kafamı bir sokuyorum bu kuyulardan birine... ölmek için yaşamaya dönüşüyor benimkisi. devekuşu tasvirlerini bu yüzden seviyorum. kafasını toprağa gömmüş bir devekuşunun aklından neler geçiyorsa benimkiler de farklı olmuyor. ve hayata karşı tek bağlılığımın bu olması... onun da bir tasvirden ibaret olması... zaman çok fena dürtüyor.

22 Ocak 2013 Salı

şayet her şeyin teorisi diye bir teori var olacaksa sonsuzluğu kapsayacağına şüphem yok.

bu ani girişi yaptıktan sonra devam etmemin bence hiçbir sakıncası yok. aşağıda öküzce yazdığım satırları bile unutturur yani şu giriş.

sonsuzluk nedir? sonsuzluk nereden baktığına göre değişkenlik gösterecek tanımlara sahip bir kelimedir. bu bir kere cebimizde, sonsuzluk göreli bir kavramdır. uzunluk olabilir, zaman olabilir, vs. vs. kısaca boyutlara özgü bir kavram diyebiliriz. ve bu görelilik teorisi, iş maddenin küçük parçalarına geldiğinde sökmüyor biliyoruz ki. ama her şeyin teorisi diye bir teori var olacaksa, bu teori görelilik dahil her ama her şeyi kapsar durumda olmalı. -'kapsar' doğru kelime olmayabilir.- yani şu gün şartlarıyla gözlemlenmesi imkansız olan parçacıklar günü geldiğinde bir gezegen büyüklüğünde belki, gözlemlenebilir şeyler olmalı diye düşünüyorum. ve bence burada yapılan ilk hata, parçacığın da parçağına kadar inmekte. günümüz şartlarıyla gözlemlenemeyecek küçüklükte şeylerden bahsederken fikir yürütmek anca kişinin hayal gücüne bağlıdır. sonuçta her şeyi kapsayan bir şeyden bahsedeceksek geneli yeterince gözlemlemeden detaya inmeye çalışmak, detayda ne olduğunu bulmaya çalışmak saçmalık bana kalırsa. ha bitirdim bütün bilimadamlarının kariyerini şu anda. 70 milyon da beni okuyor. (70 milyon insanın her birinin bir ağzı ve iki kulağı olduğunu düşünürsek mars'taki oturan adam figürüne kadar ulaşabiliriz bence. mars'ta su var mı sahi? buldular mı, bulamadılar mı, bi karar verin lan. bak ben ne güzel oturduğum yerden diyorum ki yaptığınız saçmalık. zor mu yani bu kadar, yapmayın etmeyin.) mesela bir yemek masası, üzerinde tabağı-çanağı, sürahisi, ne bileyim bol ekşili salatasına kadar her şeyi mevcut. (napayım benim hayal gücü anca böyle, eşyayla. çok zorlarsam da hayvana bitkiye geçebiliyorum, idare et.) sen bu masa için bir şey söyleyecek olsan gidip de masa örtüsünün altındaki ahşap yüzeyin enteresan şekli için mi bir şeyler söylersin? ya da ne bileyim, masa örtüsünün dokunduğu ipin ne cins olduğundan mı bahsedersin? yani böyle yapsan ben seni dinlemem, açık açık söylüyorum. o yüzden böyle bir parçacığın peşine düşüp de "oo hadi iyiyiz, sonunda öyle bi teori bulucaz ki her şeyi açıklayacak" falan, beni böyle ikna edemezler. galaksi benim etrafımda dönüyor, sen ne diyorsun.

henüz görelilik esasken atom vardı. proton, elektron derken bunlar hızını alamadılar bir türlü, çoğaldılar da çoğaldılar. şu an başlarda atom dediğimiz o şeye sicim deniyor bildiğim kadarıyla. 10^-20 mm'den bahsediyorlar. yine bana kalırsa, milimetre hesabında olmaları da şaşırtıcı. mesela bir karınca benim serçe parmağımı bile barındıramayacağım kadar küçük bir alanda her türlü aktivitesini yapabilir. ama adamlar tutturmuş bi kere, gözlemleyecez allah gözlemleyecez. yani göremeyeceğin kadar küçük bir şeyi görmeye çalışıyorsan şişe dibi gözlükler tek seçeneğin olmamalı. bu sicimlerin varlığı dalgalar yoluyla kanıtlanabiliyor ve yaydıkları titreşimler sonucu maddeyi oluşturdukları öne sürülüyor. demem o ki, sen masadaki çatala da baksan, masa örtüsünün ipine de baksan, yüzeyin enteresan şekline de baksan, senin gördüğün sicimler. ve buraya girişimizi tekrar hatırlatıyorum, "her şeyin teorisi".

peki böyle bir teorinin sonsuzluğu kapsaması ne demek, oraya gelelim. aslında bahsettiğim sadece bir tane sonsuzluk değil, sonsuz sonsuzluk. bahsi geçen 11 boyutta da sonsuzluk. matruşka güzel bir örnek mesela. en küçüğünün içine sicime varacak boyutlarda kim bilir kaç tane daha sığdırılabilir. aynı şekilde, en büyüğünün üzerine geçecek, sonunda devasa boyutlara ulaşacak bir matruşka yapılabilir. peki ya en büyük matruşkanın dışında ne olacak? hadi diyelim ki sicimi gözlemledik, sonrası ne olacak? ve bu devasa matruşka, pek çok devasa matruşkayı barındıran artık devden de öte bir matruşkanın içinde sicim kadar kalacaksa? görelilik hükmünü sürmeye devam edecek bu durumda. evren giderek genişliyorsa evrenin dışında bizi bekleyen bir şeyler olmalı. şayet evrenin genişleme sebebi başka bir evrenden evrenimize sızan yerçekimi kuvvetiyse, valla ne yalan söyleyeyim ben bile buna oturduğum yerden bir şey diyemiyorum. erke dönergecinin yerçekimi kuvveti üretenini yapmışlar herhalde o evrende. ama işte kim yapmış? gidip görmeden zor bu işler. belgrad'a gidip tesla babanın mezarını bi ziyaret etmek farz oldu artık.

10 Ocak 2013 Perşembe

gözlerimi kaybetmek üzereyim.
uzaklar yakın olmaz hiçbir zaman.
avunan aklınsa, gözlerin görmese de olur.

bilinmeyen bir adamın uykusunda...
yoksa kendi uyanıklığın mı bu?
uykular uyutur.

en çok "köpek olmak" istemezdim.
cümle cümleye benzemese ne,
anlattığına inandıktan sonra.

çamaşır makinesi sigara içse
koşa koşa gelirdiniz, biliyorum.
kandırmış olamaz mıyım?

inanmak... avutmak aklı.
yürek bunun neresinde?
gözlerini kaybetsen ne çıkar?

aklını aldırmış bir tanıdık.
delirmek istemezmiş.
unutturma, ayaklarımı yiyeceğim.

sarı öküzün boynuzları...
biz öldük,
öküz ölmedi.

okumakla dolmaz akıl.
aslı okumamak değil midir?
kuru akıl dolması.

keke şeker atmasam anlarsın.
ama anlatmasam hakkımı,
işte, anlamıyorsun.

ekmeğin kabuğu damağına battığında
kırmızı başlıklı kız hep aynı şeyi yapacak.
sen sıkılmıyor musun sahi?

tekerlek, kibrit, ampul falan değil.
can sıkıntısı bence buluş.
nesi bu kadar anormal?

çamaşırın suyunu sıktın,
silkeledin, mandalla tutturdun.
bakalım ip taşıyacak mı, o var.

8 Ocak 2013 Salı

sarılıktan ayrılmıştık. zaten içerisi gri tonlarından ibaretti. camlarda kıpırdamayan damlaların arkasından bakıyordum dışarıya. bazen başka bir taksiyle yan yana geliyor ve dışarıdan nasıl göründüğümüzü inceliyordum. hiç denk gelmiyordu ki bizim gibisi. damlaların ardından ve damla olmayan yerlerin ardından nasıl göründüğümüzü inceliyordum bu yüzden. renkler sabit kalmıyordu. taksi sarıydı ama bugün hava bulutlu ve yağışlı. gece taksinin de rengini değiştirecekti, düşüncelerim gibi. havann yağışlı olması huzur veriyordu bir yandan da. çünkü bana sorarsan renkler sadece böyle havalarda güzel. ayrıca gece gökyüzüne indiğinde şimşekler birer iz bırakacaktı. yıldızlar çabuk kayar, doya doya seyredemezsin. yine de taksinin rengi değişecekti. biz de değişecektik. montuna sigara kokusu sinmiş, elleri nasırlanmış ama hala üşüyebilen bir şofördü hep taksici. durgunluk ürkütüyordu anlamadığım biçimde. oysa kimseye bir zarar vermeyeceğimin göstergesiydi benim için. dirseklerimi kırıp cama yaslamış, çenemi de kollarıma yaslamış vaziyette yanımızdaki taksiyi incelerken nasıl bu kadar ürkütücü olabiliyordum? alışmıştım. genelde beni garip buluyorlardı. halbuki beni garipleştiren çoğu zaman onların tavırlarıydı. sanırım birbirimizi besliyorduk. içten gri dıştan sarı bir kapıyı kapatmaya çalışırken ayaklarım asfaltın su birikmiş kısmındaydı. arabaların kapısını dışarıdan kapatmayı hiçbir zaman sevemedim. bir dünyayı kendime kapatır gibi. belli süre içinde bulunduğum, içinden henüz ayrıldığım bir dünyanın kapısını çat diye kapatır gibi. ben böyle bir insan değilimdir. ve taksi hemen uzaklaşmaya niyetlenir. soğuk kapıdan sonra huzursuzluğumu tetikleyen şeylerden birisi de buydu. bir kapıyı kapatmış ve tutulacak bir kolu olmayan başka bir kapıya yanaşmıştık. normalde böyle bir şeye kapı demezsiniz. ama o kolonların altından geçtikten sonra hava öyle değişiyor ki ister istemez kabul ediyorsun onun kapı olduğunu. gürültülerin arasında kulaklarımı tırmalayan sadece sessizlikti. önümdeki koca binalarda sadece dert olduğunu düşünüyordum, derman aradıklarını hiçe sayarak. reçeteler benim garipliğimi geçirmiyordu. ve bir reçete yazmak bile dertti bazen, yeri geldiğinde. hastanelerin kütle halinde olması havayı her şeyden soğuk yapıyordu. büyük bir kapının ardından klima sıcağına çarpıyorduk, sanırım ortama ısınmak için. fayanslara ıslak botlarımla basmak hoşuma gitmiyordu. annemin elindeki kağıtlar benim sınav kağıtlarımdan daha önemli duruyordu. sınav kağıtlarımdan bu nitelikte bir belge çıkmazdı. kağıtların ağırlığı yoruyordu beni, taşıyan annem olmasına rağmen. insanlar sabit durmuyordu ama kalabalık sabitti. hiç tanımadığımız insanların koluna sürtünerek geçip gidiyorduk. bazen sırtımda ittiren bir el hissediyordum. eylemsizlik ilkesinden nefret ederdim öyle anlarda. aslında o kadar kuvvetli olmayan bir eli öylesine kuvvetli hissedebilmek canımı sıkardı. sinirlenirdim ben de. ve bu kimseyi garip yapmazdı. aksine, garipleşen yine ben olurdum. sonunda o kapının önündeki kalabalıkta bir boşluk bulmuştuk kendimize. sıkıştırılmış bir dünyadaydık şimdi. insanlarla iç içeydik ama aramızdaki mesafe ölçülemez derecede fazlaydı her zaman. kapıdan çıkan hasta bakıcıyla aramızdaki mesafe bir karıştı belki burada ama baktığın zaman bir dağın tepesinden dağın eteğindeki bizlere sesleniyordu. bu adamı ne zaman görsem kolumdaki alçıyı keserken kolumu da kesen o adamı hatırlıyorum. "anne kolumu kesiyor" diye tepine tepine ağlarken, "sus kız, çarpıcam şimdi ağzının ortasına. keser miyim kolunu." diye cevap yetiştiren o adamı. ağlıyordum ama canımın acısından ziyade korkumdan ağlıyordum ve ağlamamam gerektiği söyleniyordu. önce acımı korkuyla, sonra da korkumu şiddetle bastırmıştı o adam. yaptığı, masadaki su bardağını devirmek gibiydi. "ah pardon" dediğinde bitip gidecekti onun için. ama ben o gün canımın acısına ağlayamadığım için sonrasında çok çekecektim. bu hasta bakıcının bakışlarında gördüğüm de buydu. yoksa yüzünü hatırlamıyorum o adamın. ve görüntüden ziyade hisler anımsatıyorsa bir şeyi, o zaman daha korkunç oluyor. hakkımda ne düşündüğünü bilmiyordum ama hakkımda düşündüklerini düşündükçe nefret ediyordum. o da zaten bakışlarıyla onaylıyordu benim düşüncelerimi. koridorun sonundaki cama yanaştık bekleyeceğimiz için. taksinin camındaki damlalar yoktu bu camda. eskimiş damlalar vardı, izleri kalmış. hastanedeyken oturmak yerine camdan bakmayı tercih ederdim. insanlara sırtımı dönmüş ve onların neler düşündüğünü görmeyecek durumda olurdum. dışarıdaki insanlar farkımda olmazdı, onlara baktığımı görmezlerdi ve burada ne işleri olduğu alınlarında yazmazdı henüz. ne zaman ki o koca kapıdan girip küçük bir kapının önünde beklemeye geçerlerse o zaman bilebilirsin kimin ne derdi olduğunu. ağaçlardan korkuyordum. manzaranın sağ tarafı korkutucuydu bu yüzden. sol tarafa odaklandığında sağ tarafı görmeyebiliyordun. ben her zaman korkularımın içine dalmayı tercih ederim. ağaçları yenemiyordum. ağaçlardan korktuğum ne alnımda ne de sırtımda yazmıyordu, bunun sayesinde rahatlıyordum biraz. annem kantine gitmeyi teklif etmişti. kantinde tost yemeyi seviyordum ama kantine ulaşana kadar yarıp geçeceğimiz kalabalık için annemi yetersiz buluyordum kendime. bana yol açabiliyordu ama arkamdan ittirecek ele engel olamıyordu. bu yüzden tostun tadına varamazdım. sürekli açılıp kapanan kapıdan gelen hava rahatlatıyor sanırım beni burada. tostun tadına varamasam da karnım doyduğu için ısınıyorum. annem beni mutlu ettiğini düşünüyor. bunu düşünmek benim de hoşuma gidiyor. ne yazık ki o kalabalığı bir daha aşmak zorundayız. sonunda o adam yine kapıda, bu sefer benim adımı okuyor. okunan ad benim adım olsa da annem sanki kendi adı okunmuş gibi sürüklüyor beni de. doktorların mutlu görünümü beni hep rahatsız ediyor. rol yaptıklarını düşünemeyeceğim derecede ciddiler çünkü mutlulukları konusunda. oysa benim aklım kabul etmiyor bir insanın böyle mutlu olabileceğini. bu yüzden doktoruma inanmazdım. bana kurduğu her cümlede gerçekçi olup olmadığını düşünürken inanmak zor oluyor. inanmak için bunu düşünmeme gerek olmamalı diye düşünüyorum. çünkü ben ondan gerçek bir şeyler duymak için burada olduğumu düşünüyorum. "hayal" kabul ettiği dünyamı yıkmak istediğini düşündüğüm için ondan gerçek bir şeyler duyacak olmayı umuyorum. nafile. inatla devam ediyor beni iki arada bir derede bırakmaya. ben biliyorum halbuki, gerçek bu kadar keskin değil. ama o bilmiyor, "hayal" dediği de bu kadar keskin değil. fikir ayrılığımız benim konuşmama engel oluyor yine. çünkü benim sebeplerimi sebepten saymıyor, kendisi ne dese haklı çıkıyor ama anlattıklarımdan başka bir şeyden de haberi olmuyor. yardımı dokunsun istiyorum, bana bir yol çizsin veya çizdiğim yola ışık tutsun istiyorum; yapmıyor. bu yüzden burada bir derman olduğuna inanmıyorum. çıkınca eczaneye gideceğiz, ilaçlarım orada. şimdilik vakit kaybediyoruz. yine bir şeyleri değiştirmeyi beceremediğim için cümlelerimi azaltıyorum. biliyorum ki annemi çağıracak birazdan. odada incelemek istediğim çok şey var. masadaki kalemliği kendime doğru çevirmek istiyorum mesela. kalkıp camdan neresinin göründüğüne bakmak istiyorum. camdan bölmenin desenlerinde elimi gezdirmek istiyorum, desenlerin dizilişini algılamak istiyorum. doktorun ne içtiğini görmek istiyorum. ve etrafta aklıma takılan birçok şey daha. ama sorumluluk bu, doktorun yüzüne bakıp konuşmak zorundayım. endişem bu yüzden beni hiç bırakmadı bu odanın içinde. nihayet annemi çağırıyor. kapıdan çıktığımda doktorun anneme neler söylediğinden çok, annemin ben içerideyken neler yaptığına takılıyor aklım. çünkü o lanet hasta bakıcı burada dikiliyor. yanındaki hemşireyle olur olmadık konuşup duruyorlar. ve korktuğum da, bazen gözlerini sadece bana dikip duruyorlar. kapıdan çıkışım şimdi de öfkeyle olacak. annemin iyi günler dileyişini duyup rahatlıyorum. "bitti işimiz artık, hadi gidelim" diyor genellikle kapıdan çıktığında, kendisi de kurtulmak istermiş gibi. amacımızın aynı olması mutlu ediyor beni. eve dönüş yolu daha kısa sürüyor.