17 Haziran 2011 Cuma

ters dünya

başını koltuktan aşağı her sarkıtışında artık öyle yaşamaya karar veriyordu. kendi ters duruşundan ziyade kendisinden başka her şeyin ters duruşu onu cezbediyordu. "beynine kan gitmez" diyerek düzeltmeye yelteniyorlardı bu duruşu. "beynime kan gitmezse ölür müyüm ki" diye düşünmek bütün zevkini sıfıra indirgiyordu ve suratını asıp doğruluyordu. kollarını birbirine dolayıp dizlerini göğsüne çektikten yarım saat kadar sonra küskünlüğü anca zayıflamaya başlıyordu. hiç sormamıştı bir bilene, bir söyleyene; beynime kan gitmezse ne olur diye. sevdiği ters dünyasını çirkinleştirmek istememiş, bunun yerine saatlerce her söylenene "bana ne" demeyi tercih etmişti. çoğu zaman da omuzları cevap yetiştiriyordu.

hep kötü şeyler olabileceği zaman uyarılıyordu: dökersin!, düşersin!, elini acıtırsın! hiçbir uyarı bu kadar mutsuz etmiyordu onu. döküyordu, düşüyordu, canını da acıtıyordu zaman zaman ama bunlara alışabiliyordu. dökersin dedikleri bardağı yere atabilirdi en kötü ihtimalle. bir türlü anlayamıyordu: beyne kan gitmemesi ne demek? bazen iyi bir şey olduğuna inanıyordu, belki beyinde kan olmaması gerekiyordur? ama hep kötü şeyler olabileceği zaman uyarıyorlardı...

evde yalnız olmanın keyfini bu lafı işitmeyerek sürüyordu. camın ve televizyonun karşısındaki koltuklar en sevdikleriydi. tersten okumaya çalışıyordu. neresinin sağ neresinin sol olduğunu bulmaya çalışıyordu kanal logolarından. insanların yukarı doğru hareket eden çenelerini izlemekten büyük keyif alıyordu. kimi zaman kumandayı denkleştirmeye çalışıyordu kanal değiştirebilmek için. yapmayı beceremediği her şeyle eğleniyordu o duruşuyla. camdan vuran ışıksa onu resmen sarhoş ediyordu. elleriyle yürüyebileceğine inanmak istiyordu hep. çekeceği acıyı hesaba katmadığını anlayıp vazgeçiyordu. yine de mutsuzlaşmıyor, kumandayla eğlencesine devam ediyordu.

öğrenmişti: anahtar sesi duyulur duyulmaz doğruluyordu artık.