23 Ekim 2010 Cumartesi

cezalandırmayı bilmemek

bilmemek değil belki ama, kıyamamak... öğrenmeyi de istememek. haliyle, gerektiği yer ve zamanda uygulayamamak...

yıllar öncesinde hayali bir arkadaşım vardı. ben çocuktum, onun herhangi bir yaşı yoktu. bir insan da diyemezdim zaten. erkek olduğunu çıplaklığı kanıtlıyordu. elbiseleri yoktu. sadece çift kişilik bir koltuğa sahipti. ben nasıl ki ona arkadaşım diyebiliyorsaydım, o koltuk da o kadar koltuktu işte. bordo kadifeyle kaplı, kenarları altın renkli metallerle süslü, eski tip bir koltuktu. bu koltuk, onun tahtıydı. sadece orada oturur vaziyette duruyordu. bacaklarını daima uzatıyordu. arada bir beni deliye çevirecek olan sigarasını yakıyordu. varsa yoksa, bir koltuk ve sigaradan ibaretti hayatı. arkadaşları bilirsiniz, özellikle küçüklükte edinilenleri, ne derse desin affetmek istersiniz. bütün gününüz onunla geçiyordur çünkü. sıkılmamanızın tek nedeni kendisiyse, elbette ki günün birinde affetmeniz gerekecektir. gerçekte var olan arkadaşlarımla, o yaşlarda, gün içinde 7-8 sefer küsüp barıştığımız oluyordu. o yüzden bu yaptığımı yargılamak istemem. üstelik küsüşlerimiz; bir tel toka için, bugün bende kalması gereken topumuz için falan olmuyordu. bilinmeyen daima gizemliydi ve beni çekiyordu. onu benden başka kimsenin görmediğini biliyordum. biliyordum ama, herkesin kendi hayali arkadaşı olduğunu sanıyordum aynı zamanda. benimkisi can'sa, diğerininki ali ya da ayşe olabilirdi. herkesin hayali bir arkadaşı olduğunu sanmam yaptığım büyük hatalardan biriydi. ama düşünsenize; insan yalnız kaldığında, gece uykusu kaçtığında canı sıkılmaz mıydı? kimseden sıkıldığını duymamıştım uykusuz bir gece geçirdi diye. buradaki boşluğu hayali arkadaşla doldurmuştum. canı sıkılmamıştı, çünkü hayali bir arkadaşı onun sıkılmasını engellemişti. yoksa insan bilinmeyen düşüncelere nasıl dalabilirdi ki?.. kendisini nasıl büyütebilirdi ki?..

can'ın adını, onu tanıdıktan çok sonraları öğrenmiştim. bir gün bana bir arkadaşını tanıtırken kullanmıştı bunu. "bu damla" eğer arkadaşının adı damla'ysa onun da bir adı olabilirdi. tam soracakken söyleyivermişti. bazen ben konuşma durumuna geçmesem de düşüncelerimi anlayabiliyordu. düşünce yoluyla onunla iletişim kurabiliyordum. ama o konuşmak zorundaydı, henüz düşünce okuma fikri insanlar için gerçekleştirilememişti. bir ara ortadan kaybolduğu vakit görüntüsü gittikçe siliniyordu zihnimden. bir türkçe dersinde cervantes'in resmini görene kadar hiçbir şeyi ona benzetememiştim. çenesi öyle uzundu. sakalları aynı şekilde, biraz daha uzunca sarkıyordu. alnı o kadar büyüktü. şakaklarından itibaren saçları başlamıyordu ama tam da bu hizada kedi kulağı gibi kulakları vardı. burnu palyaço burnuydu, kırmızı top şeklinde. birkaç yarası vardı vücudunda, çok mühim değillerdi. el ve ayakları insanınkilerden iki kat daha uzundu, uzun ve ince. damla'ysa su damlası şeklinde bir ateş parçasıydı. ufaktı. sevimliydi ama bu sevimliliğini tamamen kullanıyordu. sevimliliğine kanıyordunuz yani. can, damla'nın onun kulu olduğunu söylüyordu. can eğitmişti onu. -ki zaten fikirlerinin hep ortak olmasından belliydi bu- bir gün ikisinin kavgasına tanık olmuştum. o günden sonra damla gitmişti. hiçbir şekilde eğlendiğimi söyleyemem o günlerde. aksine her seferinde beni ağlatmayı başarıyorlardı. yerin dibine sokuyorlardı ve benim en ufak üzüntü tepkimde (sinir ve üzüntüden başka bir tepki hiç veremedim) ne kadar da zayıf olduğumu, ne kadar güçsüz, ne kadar beceriksiz olduğumu söyleyip duruyorlardı. can tek başına daha etkiliydi. damla her lafın arasında bir laf kalabalığı oluşturuyordu çünkü. benim bütün ağlamalarımın bir cezası vardı. cezayı can belirliyordu. kimi zaman konuşmamakla, kimi zaman sigarasıyla, kimi zaman da üzerime gelerek cezalandırıyordu beni. benden istediği tek bir şey vardı, ölmelisin diyordu. öleceksin diyordu. öldüreceğim diyordu. ben onun daha fazla üzerime gelmesini engelleyebilmek için dediklerini yerine getirmek zorundaydım. istediği bir şeyi yapmadığımda günlerce başımda konuşup beni aşağılıyordu. dayanamadığım zamanlarda daha sert davranıyordum ki bu ikimiz için de hiç iyi olmuyordu. benim canım çok acıyordu, o ise beni daha güçlü görüp bir sonraki seferde daha büyük güçlerle geliyordu üzerime. bütün zayıf noktalarımı öğrenmişti. ondan kaç defa yok olmasını istediysem de dedim ya... yokluğunda çok sıkılıyordum. beni ne kadar küçük düşürse de affedebilirdim onu. üzülerek de vakit geçiriyorsam; bu, hiçbir şey yapmamaktan daha iyiydi. affetmemle birlikte her şey daha kötüye gidiyordu. yine yine affediyordum böyle durumlarda.

tüm bunlar tamamen bittikten sonra kimseyi üzmek istemeyen bir yapıya sahip oldum. çok şey kazandırdığını söyleyemem ama, bu benim için vicdani bir rahatlıktı. sadece hayali bir arkadaş da olsa çok fazla üzülmüştüm sebepsiz yerlere. çok kızdırılmıştım, çok cezalandırılmıştım... şimdi en ufak bir şeyde defalarca düşünüyorum, ne kadar üzmüş olabilirim? bulacağım yanıtın asla "çok" olmasını istemedim. çünkü ben başka bir insanın hayatındaki hayali bir arkadaş değilim. ikinci hayali arkadaş sıfatıyla eşdeğer durumda olmaya katlanamam. aşağılanmanın ne demek olduğunu biliyorum. cezalandırılmanın ne olduğunu biliyorum. bugün birisi kalkıp bana kızdığında hissettiklerim can'ın hissettirdikleriyle aynı şeyler. onunkinin yanında ufacık bir öfke belki ama hissettirdikleri öyle kocaman ki... üzerine bir de cezalandırıldığımı görüyorsam üstelik. gelip ellerimi bacaklarımı kesseler canım bu kadar yanamaz. bu yüzden cezalandırmak bana göre bir iş değil. kırıldığım zamanlar öyle çok oluyor ki... iki dakika sakinliğime büründüğüm zaman hepsini affedebiliyorum. en kötü ihtimalle ağzıma gelen her şeyi söylüyorum, bu oluyor. aşağılamıyorum, küçük düşürmüyorum, cezalandırmıyorum. belki sadece suçluyorum ama karşınızdaki insan buna aldırış etmediği sürece onun için de her şey olduğu gibi devam ediyor. aldırış edecek insana bu yaklaşımda bulunmuyorum. hissettiklerimin bir parçasını dahi hissettirmek benim canımı çok fena yakıyor. cezalandırılmanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. cezalandırmanın ne olduğunu bilmeyi hiç istemedim. kimseye kıyamayacağımı biliyorum.